Cinnia: Şerr-i Cin

Cinnia : Dişi hisleri baskın cinni varlık

Yıl 2008 ;

Uludağ Üniversitesinde okuduğum zamanlar… Bursa’da ikinci yılımdı çalışkan bir öğrenciydim , en azından yaz okuluna kalmaz. Tatilleri ailem ile geçirirdim…

Bursa büyük bir şehir olsa da öğrenciler genellikle Görükle denen bir beldede kalırdı… Şimdilerde çok gelişmiş bir yer olsa da benim zamanımda çoğunluğu köylük bir alandı…

Öğrenciler okula minibüsle gidiyor , metro henüz üniversiteye varmıyordu…

Kendime ev arkadaşı bulamamıştım , yurtta kalıyordum… Yurttaki çocuklardan 2-3 yaş büyüktüm , okulu geç kazanmıştım.

Sima olarak da onlardan daha büyük durduğum için bana ağabey derlerdi.

Nisan-Mayıs aylarıydı okulumun bitmesine az bir zaman kalmıştı ve pek çok öğrenci çoktan memleketine dönmüştü.

Ben de bir yandan derslerime çalışıyor bir yandan da okulda zaman geçiriyordum…

O sırada üst sınıflardan arkadaşım Okan yanıma geldi… Elinde davetiye vardı.

Abisinin asker eğlencesi olduğunu ve beni de orda görmek istediğini söyledi.

Ulan asker eğlencesinin davetiyesi mi olur diye düşündüm ama yine de aldım. Yurda doğru yürüdüm…

Gece saat 1’de telefonumun çalmasıyla uyandım , arayan Okan’dı… Bu saatte aranır mı diye söylendim kendi kendime ama açtım telefonu… Sonuçta genç adamlarız acaba benim o saatte uyumam da mı bir hata var diye düşündüm.

Yarın geliyorsun dimi kardeşim dedi.

Geleceğimi söyleyip nerede buluşacağımızı sordum.

HARMANCIK köyünde dere kenarında toplanacağımızı sonra köyün içine gidip eğlenceye katılacağımızı söyledi…

Eyvallah kardeşim dedim… Okan’ın sesinde bir gariplik vardı , çok garip geliyordu…

Yine de uyku sersemi konu açmak istemedim , tek isteğim uykuma devam etmekti…

Ama gecenin bir vakti uyanınca sağlıklı bir uyku çekmem beklenemezdi…

Annemi gördüğümü hatırlıyorum… Bembeyaz bir elbise giymişti üstüne… Çok yaşlı sayılacak bir yaşta değildi ama saçları bembeyaz olmuş yüzü kırışmıştı… Elini öpmek için yanına gitmemle boğazıma yapışıp “Gitme o köye!” diye bağırdı.

Gördüğüm en kötü kabuslardan biriydi belki de o zamana kadar… Saat gece 4’dü… O kabustan sonra gözüme uyku girmedi açıkçası…

Yurdun terasına çıkıp sigara yaktım , başladım şehri izlemeye…


Sabah olmuştu… Dünkü kabustan sonra annemi arayayım dedim.

Annem açtı telefonu hal hatır sorup , muhabbet ettikten sonra annem bana dün gece rüyasında beni gördüğünü ve tek katlı beyaz bir evin önünde elimde bir makasla bir koyunu paramparça ettiğimi söyledi.

Hayırdır inşallah anacığım dedim , kapattım.

Ama bunlar içimi ürpertiyordu… Dünden beri bir gariplik vardı sanki.

Heralde dersler , sınavlar yordu beni diyip atladım otobüse okulun yolunu tuttum… Finallerin son etabıydı… Sınıfa doğru giderken sınıf kapısının önünde Okan’ı gördüm.

Bugün okulu yoktu , sınavı da yoktu ama kapıda beni bekliyordu…

Kardeşim sınavına gir çıkışta benim arabaya atlar köye gideriz… Bizim köyün yemeklerinden bi ye bakalım beğenecek misin dedi.

Olur kardeşim dedim , sınava girdim.

Berbat geçmişti… Bildiğim soruları yapamamıştım resmen…

Bunlara Okan’ın aklımı karıştırdığı için sebep olduğunu düşünüp küfürler savurup duruyordum içimden ve bok gibi geçen bir sınavla birlikte sınıftan çıktım.

Okan’ı aradım koridorda , yoktu. Kapısı arabanın önündeydi.

Telefonla aradım…

Telefon lavabodan geliyordu… Lavaboya doğru yürüdüm. Elektrikler yanmıyordu. Korkmaya başlamıştım.

Okan nerdesin amk diye söylendim sesli sesli… Telefon meşgule atıldı.

Ama lavaboda ne telefon ışığı vardı ne de başka bişey… O sırada Okan’ı gördüm. Kızlar tuvaletinden çıkmıştı ama biraz panikti.

Ne arıyorsun lan sen orda dedim… Hiç kardeşim , başım döndü de kendimi buraya atabildim dedim.

Okan doğru söyle bak kardeşim bi durum mu oldu dedim.

Yok bir şey dedi… Arabaya doğru yürüdü.

Peşinden ben de gittim… Nereye gidiyoruz şimdi diye sordum.

Köye gidiyoruz… Bizim köyün insanları biraz farklıdır , baştan uyarayım.

Nasıl yani dedim.

Sinirli insanlardır , çoğu Erzurumlu zaten… Sinirli adamlardır bilirsin dedi.

Bilmem ama iyi bakalım Okan , dedim.

Yola koyulduk…

Harmancık köyü daha önce adını duyduğum bir köydü… Manzarası , havası falan bayağı meşhurdu.

Yazın bütün Bursa sıcaktan yanarken orada millet montlarla oturuyordu.

Neyse , dağın tepesindeki köye varmıştık…

Okan’ların evde çok insan olduğu için köyün meydanında bir süre bekledik… Köylü baştan aşağı beni süzüyordu anlamadığım bir şekilde…

Daha sonra Okan’a evden telefon geldi. Hadi gidiyoruz eve dedi ve eve doğru yürümeye başladık.

Güzel köymüş burası Okan dedim… Öyledir öyledir , geceleri daha güzeldir. Göreceksin zaten bugün dedi.

Görelim bakalım dedim ve Okan’ların eve varmıştık.

Evde sadece Okan’ın annesi , babası , abisi , kardeşi ve abisinin nişanlısı vardı…

O kalabalıktan eser kalmamıştı adeta…

Babası odanın içinde Kur’an olduğunu sandığım bir kitabı okuyordu.

Ailenin diğer fertleri girişteki minderlere oturmuş , karınlarını doyuruyorlardı…

Hava kararmıştı… Okan’ın annesi karnımızın aç olup olmadığını sordu.Ben aslında çok aç değildim zaten dışarda yemek yemeyi de oldum olası sevmezdim.Ama Okan açız anne , yemek getirin dedi.

Servisi Okan’ın abisinin nişanlısı yapıyordu. Defne…

Kumral lüle saçları , bembeyaz teni vardı… Okan’ın kız kardeşine aşırı derecede benziyorlardı. Kardeş olmayı bırakın , ikiz olsalar bu kadar olurdu…

Akşam yemekleri yendi , hep birlikte kayalara çıktık.

Ben kalabalık olmayı bekliyordum ama çok fazla insan yoktu. Aşağı yukarı 10-15 kişi rakı sofrası kurmuştuk dere kenarında.

Ancak Okan’ın bana ters ters baktığını gördüm… Çapraz uca oturmuş , bütün gece sinirli sinirli bana bakıyordu.

Bakışlarından korkmuştum… Daha sonra tuvaletim geldiği için bir kaya dibine gittim.O sırada Okan’ın da kalktığını gördüm…

Kayalığa doğru giderken Okan yanıma geldi…

Hayırdır kardeşim dedim… Cevap vermiyordu…

Okan ? iyi misin sen ? dedim… Yine ses vermiyordu. Bana kurulduğu belliydi , bir şey yapacağını anlamıştım.

Herkesin duyacağı kadar yüksek bir sesle “Sen nasıl bir orospu evladısın” diye bağırdı.

Masadak insanlar ayaklanmıştı.

“Okan ? Ne diyorsun lan sen ? Rakıyı mı fazla kaçırdın oğlum noldu sana ?” dedim.

“Yengemin orasına burasına bakmadın mı ulan orospu çocuğu ? Bütün gün aklında değil miydi ulan it ?” diyip gırtlağıma doğru sarıldı…

Diğer köylüler hiç bir şey yapmayıp Okan’ın beni boğmasını izliyordu.

Okan’ı üstümden atıp

“Ne diyorsun lan sen ? Hasta” diye bağırdım.

Okan olduğu yerde gülüp

“Onlar yalan söylemez… Onlar ne görüyorlarsa onu söylerler… ” dedi.

“Ne diyorsun lan sen ? Onlar kim ?” dedim.

O sırada Okan’ın abisi yanıma gelip

“Sen eve git kardeşim , Okan’ın sinirleri bozuldu.Bak ben yarın asker oluyorum. Beni kırma evde bizi bekle.” dedi.

Bir şey demeden Okan’ların evinin yolunu tuttum.

Bi yandan küfür ediyorum bir yandan evlerine yürüyorum… O sinirle Okan’ı oracıkta öldürebilirdim…

Kapıyı çaldım , evin lambası yanıyordu ama kimse kapıyı açmamıştı.

Tekrar tekrar çaldım , ses seda yoktu.

Arkada bahçe vardı , belki bahçedelerdir diye dolandım… Ve gördüğüm şeyden sonra bayılmıştım…

Bahçede Okan’ın daha 10 yaşındaki kız kardeşi bir makasla koyun kesiyor… Yengesi ve annesi de o çiğ etleri benim bavulumun içine atıyordu…

Gördüğüm son şey buydu… Uyandığımda Okan’ın abisi yanımdaydı… Bahçede gördüklerimin kabus olduğunu anlamıştım çünkü çantam yanıbaşımdaydı.

Ama bir gece önce annemin gördüğü rüyayı canlı görmüştüm… Üstelik Okan’ın kayalık alanda yaptıkları da cabasıydı…

Abisine bana ne olduğunu sordum.

Heralde Okan ona saldırınca adrenalinden dolayı bayıldığımı söylemişti… Nişanlısının beni bulduğunu ve onu aradığını.Hep birlikte beni odaya çıkardıklarını anlattı.

Aşağı indim… Evin erkekleri dışarı çıkmıştı.Bir tek Okan’ın annesi , kız kardeşi ve yengesi içerideydi.

Yengesi bembeyazdı , gözleri büyümüştü… Okan’ın kız kardeşi ve annesi ona bir şeyler yedirip içiriyorlardı.

Ürkmüştüm , bu evde bir şeyler vardı… Tekrar üst kata odaya çıktım.

Bir oraya bir buraya yürüyordum… Dışarda insanlar davul zurna ile oynuyordu ama evin içinde bir farklılık vardı.

Defne’ye ne olmuştu… Sabah gördüğüm duru güzellikli kız şimdi bambaşka bir haldeydi ve ben bahçede gördüklerimin rüya olduğuna inanmıyordum…

Yarım saat geçtikten sonra ben de aşağıya indim… Okan’ın abisine sarılıp köyden şehire giden minibüslerden birine atladım…

Olanlar kafamı çok karıştırmıştı…

Gece saat 2-3 gibi şehre vardım… Yurdun kapısı kapalıydı.

Okuldan Vedat diye bir arkadaşım vardı… Onu aradım , geceyi onda geçirebilip geçiremeyeceğimi sordum.

Sağolsun beni evine çağırdı…

Vedat’ın evine gittim , 10-15 dakika muhabbet ettikten sonra misafir odasına geçtim…

Ve kabuslarım devam ediyordu.

Rüyamda Okanların evindeydim… Güneş yeni doğuyordu.

Bi yatak odasındaydım. Odanın içinde hayvan sakatatları , arapça yazılı kağıtlar , çok sayıda muska ve sallanan üstü örtülü bir beşik vardı.

Beşikte bebek ağlıyordu , yavaşça beşiği açtım.

Alnında tek gözü olan , kolları ve bacakları henüz oluşmamış ve her tarafı kan içinde olan bir bebek ağlıyordu.

Arkamı dönmemle Defne’yi gördüm.

Bizim bebeğimiz o , senin ruhundan benim gücümden o diye bağırıyordu.

Kapıya doğru koşmak kaçmak istiyordum ama olmuyordu…

Ve uyanmıştım.

Vedat yanımdaydı , korkarak bana bakıyordu.

Arapça bir şeyler söyleyip bağırdığımı ve Vedat beni uyandırmaya çalıştıkça ona ve ailesine küfürler ettiğimi söylüyordu.

Psikolojim allak bullak olmuştu.

Sabah olmuştu… Bütün gece Defne’yi düşünmüştüm. Nasıl olduysa aklıma girmişti ve çıkmıyordu… Acaba Okan’ın düşündükleri doğru muydu farkında olmadan Defne’ye aşık mı olmuştum…

Vedat benden ürküyordu , haklıydı.

Sabah olunca yurda döndüm… Bavulumu ve eşyalarımı topladım…

Gece saat 23’e biletim vardı.

Memleketim olan Çanakkale’ye gidecektim…

Okuldaki işlerimi hallettim , arkadaşlardan helallik istedim ve son kez yurt paramı yatırmak için yurda gittim.

Odama çıkarken yurdun güvenliği Okan’ın yanında bir kadınla geldiğini ve beni aradıklarını söyledi.

Nerdeler şimdi dedim.

Yurdun sahibiyle odadalar dedi…

Kapıyı tıklatıp içeri girdim… Okan ve kız kardeşi ordaydı. Müdürden izin isteyip Okan’la yalnız konuşmak istediğimi söyledim.

Okan , kız kardeşi ve ben odama çıktık.

Okan konuşmuyordu. Kız kardeşi zaten henüz hiç konuşmamıştı sesini dahi duymamıştım.

Okan’a dün gece yaptıklarının nedenini sordum.

Sorularıma cevap vermeden

” soruma cevap ver… Defneyi ve kardeşimi dün bahçede bir şey yaparken gördün mü?”

Nasıl bir şey diye sordum ama bakışlarımdan anlıyordu… Ben yalan söyledikçe daha da sinirleniyordu.

“Eğer onları gördüysen buralardan uzaklaş… Bu sana arkadaş olarak vereceğim son tavsiye , çok geç olmadan git burdan.” dedi.

“Ne olacak gitmezsem ?” dedim… Cevap vermeden çekip gitti.

Karşıdan karşıya geçerlerken farkettim , kız kardeşinin elbisesi dünkü elbiseydi ve yürüdüğü yerlerde kan izleri vardı…

Adımlarını takip ettim , bütün yurt kan izleriyle doluydu.

Temizlikçi kadına “Bu izler az önce de burda mıydı ?” diye sordum

Şaşırmıştı

“Yok evladım daha şimdi gördüm bunları” dedi

Sokağa koşup bir taksi çevirip Harmancık köyüne gidiyoruz dedim…

Yol boyu durmadan Okan’ı arıyordum… Her şeyi , tüm gördüklerimi açık açık anlatacaktım ama telefonları açmıyordu.

Harmancığa gelmiştik , taksiciye beklemesini rica ettim.

Köy kahvesi boştu. Kimseler yoktu ortalıkta… Okan’ların evine gittim. Hava kararmıştı. Işıklar yanıyordu , kapıyı çaldım.

Kimse açmadı , ses soluk yoktu.

Bu sefer bahçeden dolaşmak istemiyordum… Büyük bir sessizlik vardı ve o an çıkan gürültü ile ödüm kopmuştu.

Taksici kornaya basıp beni yanına çağırdı.

“Kardeş , biz kuzu ezmişiz ya… Bak arabanın altı kan dolu” dedi…

Kafamı eğip baktım , yine bir koyun ölmüştü.Bu köyde bir şeyler vardı.O sırada Okanların evinin kapısı açıldı.

Kapıyı Okan’ın annesi açmıştı… “Beylerimiz ormana gittiler , evde hanımlar var… Hayırdır evladım.” dedi.

“Defne ile görüşmem gerek.” dedi

“Sen Defne’yi bu saatte göremezsin , onun helali askerde.” dedi.

“Lütfen Defne ile konuşmam lazım.” dedim.

Suratı sertleşmişti… Sesi bir erkek sesi gibi çıkıyordu ve “Defne’den ne istediğini söyle” dedi…

Sesi korkunçtu , öyle korkunçtu ki taksici bile bu sesten korkup arabasına binmişti.

“Sizin ne olduğunuzu biliyorum” demiştim…

“Biz neyiz” diye sormasını beklerken elleriyle kolumu sıkıp “Biz cin , şeytan değiliz… Biz ailemizin huzurunu istiyoruz… Senin buralarda olmaman bizim için daha hayırlı , defol” diye bağırdı.

O her defol diye bağırdığında sanki yer sallanıyor , depremler oluyordu…

Taksiye doğru koştum… O sırada gözüm evin üst katına ilişti.

Bembeyaz bir gecelikle , duru saf güzelliği ile Defne pencereden bakıyordu… Ona bakakaldım ve saniyeler içinde onun kahkalarını duydum.

Gördüklerim beni yeterince korkutmuştu , dilim nutkum tutulmuştu. Taksiciyle birlikte taksinin altındaki koyunu bir ağaç dibine bırakıp terminale doğru yol aldım… Memlekete gidecektim.

Terminale gittim… Kafamda tonla soru işareti vardı.

Defne diğer insanlardan çok farklıydı , ondaki fark neydi

Annesi neden beni etraflarında istemiyordu , beni köye davet eden Okandı…

Peki Okan neden bana böyle davranıyordu ve o bahçede olanlar neydi…

Bütün bunları düşünürken zaman su gibi geçmitşi..

Otobüse atlayıp Çanakkale’nin yolunu tuttum… Biraz temiz hava iyi gelecekti.

Annemler Geyikli’ye gitmişlerdi… Sezon geliyordu , oralar şimdi canlanır ne güzel kafamı dağıtırım diye seviniyordum.

Yolculuk devam ederken gece saat 2 gibi Balıkesir Bandırma’da mola verdik..

Mola saati otobüsten indim… Hiç adetim değildir ama bi paket sigara aldım. Otobüs hareket edene kadar içmeye başladım.

O sırada telefonum çaldı… Şarjım çok azdı , baktım arayan Okan’dı.

“Sana buralardan uzaklaşman gerektiğini söylemiştim değil mi ?” dedi.

“Ben senden korkacak adam mıyım Okan” dedim

Ona karşı böyle konuşmam onu sinirlendiriyordu… Sesini sertleştirip

“Gördüğün sayılı dolunaylar… Bundan sonra çok fazla yatsı göremeyeceksin … ” dedi.

Açık açık tehdit ediyordu ama neye güvenerek bunu söylüyordu anlayamıyorum. Zayıf ve çelimsiz bir çocuktu. Silah falan da taşımazdı.

“Defne için ise sana söyleceklerim şu , aklın varsa onun adını bile anma… ” dedi ve telefonun şarjı bitip kapanmıştı…

Asıl Defne konusu beni merak ettiriyordu ve yine soruma cevap alamamıştım….

Yolculuk boyu her şeyi siktir edip sadece Defne’yi düşünüyordum… Güzel yüzü aklımdan gitmiyordu ama diğer yandan da o korkunç halini unutamıyordum.

Pencereden bana bakıp anlamsızca kahkaha atması beni ürkütmüştü…

Nihayetinde Çanakkale’ye varmıştım… Köyden arkadaşım Cemal beni karşılamaya gelmişti.Bi güzel birbirimize sarıldık ve arabaya atlayıp köye doğru yol aldık.

Köye bu sene çok tatilci gelmediğini ortalığın henüz sakin olduğunu söylüyordu.

Bizim oralar cennet gibidir… Yazları ayrı bi güzel olur…

Neyse , köyümüze vardık. Anacığımın ellerini öptüm , dostlarımla buluştum… Bütün gecemi onlarla geçirdikten sonra annemin yemeklerini yedim ve temiz bi uyku çekmek için odama geçtim.

Çok özlemiştim odamı… Lise yıllarımı , ergenliğimi hatırlatıyordu bana…

Lambamı kapattım , uykuya daldım.

Rüyamda Okanların evindeydik… Bu sefer farklı bir odadaydım. Odada Okan’ın kız kardeşi vardı… Tencerede yemek pişiyordu.

Karnın aç mı ? diye sordu.

Açım , yemek var mı ? dedim.

Otur dedi… Önüme küp küp doğranmış haşlama etler koydu…

Yemeye başlamamla gözüm tezgaha ilişti… Bunlar o bahçede kesilen ve bavuluma atılan , taksinin ezdiği koyunun etiydi.

Kanı çok kirliydi ve berbat kokuyordu.

Yiyemiyordum , o sırada arkadan Defne gelip zorla yemeği bana yedirmeye başlamıştı. Tırnakları pisti ve etleri ağzıma sıkıştırmıştı.Ben ısırdıkça ağzımdan kanlar akıyor , Okan’ın kız kardeşi kahkalar atarak gülüyordu…

Uyandığımda annem başımdaydı…

Rüyamda arapçaya benzeyen bir dilde bir şeyler söylediğimi (Sonradan öğrendik , ibranice)

ve yıllar önce vefat eden babam hakkında ileri geri konuştuğumu söyledi.

Birbirimize sarılıp ağlamaya başladık…

Annem bir şeylerin kötü gittiğini anlamıştı… Bütün gece benim odamda kalıp dualar etmişti… Sabah olunca telefonuma baktım.

Dün gece saat 5’de tanımadık bir numaradan arama vardı.

Numarayı aradım , telefon kapalıydı.

Hayırdır inşallah diyip çıktım köy meydanına… Köylülerle oturduk konuştuk…

Köydekilerle aram hep iyiydi. Beni yine çok sıcak karşılamışlardı.

Cemal ile kahvede otururken , köyün delisi Behçet’i gördük… Behçet bizle yaşıt bir çocuktu. Küçük yaşta anasını babasını kaybetmişti. Babası define peşinde koşan bi adamdı. Garip bir aileydi anlayacağınız… Behçet’de o yaşlardayken şizofreni olmuştu.

Neyse , beni görmesiyle birlikte ilk kez yüzü düştü.

Ve bu sefer Okan’ın yaptığının aynısı o yaptı

“Defol bu köyden” diyip üzerime koşmaya başladı… Herkes şaşırmıştı , Behçet’i zor zahmet üstümden alıp evine götürdüler…

Bu olanlar iyiden iyiye canımı sıkmaya başlamıştı.

4-5 Gün sakin geçmişti… Kabuslar kesilmişti.

Aklım fikrim hep Defne’de ve Harmancık köyünde olan olaylardaydı… Bütün günüm o köyü ve Defne’yi düşünmekle geçiyordu…

Defne’ye karşı ne hissettiğimi bile bilmiyordum.Tek bildiğim onunla konuşmak istemekti…

Okan’ı aramıştım. Telefonu kapalıydı… Daha sonra köyden 1-2 gence sordurdum. Numaramı engellemiş.

Dün arayan numarayı tekrar aradım.O da kapalıydı.Üstelik o aradığım numaranın Okan’a ait olması da kesin değildi…

Eve gidip bilgisayara girdiğimde Okan’dan bir email gördüm.

Sadece tek bir fotoğraf vardı…

Fotoğrafta abisinin cenazesi vardı… Abisi rahmetli olmuştu…

Askeriye , “Cinnet geçirip intihar etmiş.” diye açıklama yapmıştı.

Araştırırsanız internette rastlayacaksınız zaten…

Abisi ölmüştü ve Okan nedense beni suçluyordu.

Hemen arkasından bu sefer yazılı metin maili attı… Sadece “Öleceksin.” yazıyordu.

Okan’a onunla görüşmek istediğimi yazdım , cevap vermedi…

Harmancık köyü muhtarı A*** N***’ı aradım , bana sağlıklı bir bilgi vermedi. Sadece bu köyde artık her şeyin çok tehlikeli olduğunu ve bu insanların buralardan taşınması gerektiğini söyledi.

Benim elimden bir şey gelmeyeceğini söyledim… Okan ve ailesinin durumunu sordum.Üzgün olduklarını sordum.

Defne nasıl dedim , Defne cenaze haberi gelmeden önce günlerce kendi ailesinin yanında kaldı. Köyde gören eden yok dedi.

Bu beni şaşırtmıştı… Defne nerde kalıyor diye sordum.

Gürsu’da Katır Dağları vardır (isteyenler araştırabilir , kuş uçmaz kervan geçmez bir yer)

Ailesi orada yaşıyor dedi…

Defne neden evi terketmişti… Okan cevaplamazdı.

Ama muhakkak öğrenmem gerekti.

Bu sırada akşam olmuştu , odama çekilip uzanmıştım.

Annem o gece komşu Selda teyzelerde kalacaktı… Kızı evleniyordu , davetiyeleri falan yazıyorlardı.

Ben de bütün gece evde sap sap takıldım.

Uzanırken bir an içim geçmiş , yine o kabuslara dönmüştüm.

Rüyamda Okanların evinde salondaydım.

Ortada bir tabut , etrafında ağlayan insanlar vardı. Bunlar Okan ve ailesiydi ama Defne yoktu.

Tabutun önünde abisinin fotoğrafı vardı.

Hepsi aynı anda dua mırıldanıyordu sesli sesli… Ancak daha önce duymadığım bir duaydı.

Ben onlara yaklaştıkça onlar daha yüksek sesle duayı söylüyorlardı.Ben her adım attıkça ortalık gürültüden geçilmiyordu.O sırada gözlerim pencereye ilişti.

Pencerenin dışında Defne tabuta bakıp kahkahalar atıyor ve beni yanına çağrıyordu.

Okan ve ailesi üstüme doğru saldırmaya başlamışlardı , ben Defneye doğru kaçmak isterken Defne ortadan kaybolmuştu.

Az önce olduğu yerde şimdi hayvan sakatatları ve kıl parçaları vardı.

Arkamı döndüm ve Okan’ın o korkunç yüzünü gördüm…

Rüyamda son hatırladığım buydu uyandığımda ter içindeydim.

Uyanmıştım , rüyadan çıkmıştım ama bu sefer bir gariplik vardı… Titiz bir adamım , düzenime çok dikkat ederim.

Odam genellikle derli topludur ama bu sefer bir sıkıntı vardı.

Uzandığımda bilgisayar sandalyesi pencere kenarındaydı. Ancak uyandığım zaman baş ucumdaydı ve bana dönüktü. Sanki birisi ben uyurken oturup beni izlemişti.

Lambayı yakıp sandalyeye baktığımda siyah uzun saç telleri gördüm… Annem başörtülü bir kadındı ve saçları kumraldı.

Eve başka giren çıkan da yoktu.

Mutfağa gidip su içmek istiyordum ama korkmuştum.

Yine de saçmalama oğlum diyip mutfağa doğru yöneldim…

Et kokusu geliyordu…

Mutfağa gittim , ortada bir şey yoktu… Sadece değişik bir koku alıyordum.Önemsemeyip içerden bi sigara alıp balkona çıktım.

Denize baka baka içiyordum… O sırada gözüm Behçet’e takıldı… Bizim evin kapısının önündeydi.

“Behçet , napıyosun kardeşim ?” dedim.

“Seni koruyorum beyim” dedi.

“Gidip evine yat hadi ben kendi kendimi korurum” dedim.

“Yok olmaz ben emir aldım seni korucam” dedi

“Kim verdi sana emri” dedim gülerek

“Sen ona Defne dersin ama adı başka , bilirim” dedi.

Şok olmuştum. Dilim , nefesim , nutkum tutulmuştu… “Behçet bekle beni” diyip aşağıya indim…

O da ürkmüştü , bana bakıyordu…

“Sen Defne’yi nerden biliyorsun.” diye sordum…

Sonuçta delidir ama bu yaptığının bir açıklaması yoktu…

Sorularıma istediğim cevapları vermiyordu , sinirleniyordum ama belli edemezdim sonuçta Behçet günahsız , saf bir çocuktu.

Ama bu olanlar artık katlanılmaz bir hal almıştı.

Evde olanlara aklım ermezken şimdi Behçet’in dedikleri iyice kafamı karıştırmıştı…

Sabah olmuştu… Köy muhtarını tekrar aradım… Sağolsun açtı telefonu.

Köyde durumlar ne muhtar bey diye sordum… Ortalığın sakin olduğunu sordu. Okan’ın ve ailesinin durumunu sordum , atlatmaya çalışıyorlar ama her gece evden bağırış çağırış duyuyoruz dedi.

Sonuçta evlatları intihar etmişti , normaldir diye düşündüm.

Defne’den ses soluk var mı dedim… Defne geri gelmez artık yeğenim dedi.

Hayırdır abi dedim.

Kapının önüne sandığını koymuşlar , almaya kimse de gelmedi oracıkta öyle duruyo… Biz de almıyoruz ayıp olmasın diye dedi.

Şu sandığın içinde neler var bi baksana muhtar bey dedim… Yok evladım olmaz , Defne’ye ulaşamadık. Eğer sen tanıyorsan sana postalayalım , sen Defne’ye verirsin dedi.

Defne ile buluşmak için bir fırsattı üstelik sandıkta olanları da görecektim.

Adresimi verip muhtardan göndermesini istedim.

Muhtarın yolladığı sandığın gelmesini beklemekle geçiyordu günlerim… Evde çok fazla durmak istemiyordum çünkü evdeyken başıma anlam veremediğim olaylar geliyordu.

Sigara tiryakisi olmuştum , her gün en az 1 paket bitiriyordum.

Aradan 2 gün geçti , kargo gecikince muhtarı aradım…

“Muhtar abi , gelmedi senin kargo” dedim

“O kargo iptal oldu şerefsiz herif” diye bir ses duydum , Okan’ın sesiydi.

Uzun bir aradan sonra ilk kez duyuyordum sesini ve sesinde bir nefret vardı.

“Sana bizi rahat bırakman gerektiğini söylemedim mi ben ?” demişti.

Bu arada da arkadan muhtarın acı dolu seslerini duyuyordum , kelime-i şehadet getiriyordu.

“Okan , Defne neden sizde değil… Abinle ne alakası var ?” diye sorular soruyordum.

Okan ibranice bir şeyler söylemeye başladı… O bir şeyler söyledikçe muhtarın sesi daha da çok çıkıyordu ve sonrasında hat düşmüştü…

Bu işi çözmek için Bursa’ya geri dönmem gerekiyordu…

Endişeniz olmasın en geç yarın akşam bitirmeyi planlıyorum…

Bursa’ya dönüp dönmemek arasında kararsız kalmıştım.Bir yandan bu olaylardan kurtulmak istiyordum bir yandan da Defne ve Harmancık olayları beni meraklandırıyordu.

2-3 Gündür hayatım da sakinlemişti , macera aramanın anlamı yoktu ama daha fazla dayanamadım. Merağıma yenik düştüm.

Sabah 8 arabası ile Bursa’ya yol aldım.

Yurda uğradım sağda solda öğrenci kalmamıştı… Öğrenci işlerine uğradım. Bana gönderilmiş mektuplar vardı.

Üzerinde adres yoktu , postacı tarafından değil el ile bırakılmıştı.

Üstünde sadece …..’a yazıyordu.

ismim Türkçe yazıyordu ama mektubun içinde yazanlar arapça ya da ibraniceydi. Bundan emin değildim o zamanlar.

Bu mektupları kim bıraktı diye sordum… 9-10 Yaşlarında bir çocuk her gün buraya gelip bunları bıraktı dedi.

Mektupları alıp üniversitenin yolunu tuttum.

ilahiyat Fakültesi hocalarından Y*** C*** H*** ile buluştum… Ona bu mektupların hangi dilde olduğunu ve ne yazdığını sordum…

Kendisi meşhur bir profesördür ve Bursa halkınca çok sevilir… Mekanı cennet olsun o dönem bana çok yardımcı olmuştu.

Bana bunun Aranice adında eski bir dilde yazıldığını ve bu yazıyı okuyacak donanımda olmadığını , yıllar önce ortadan kaybolmuş bir dil ve alfabe olduğunu söyledi.

Peki Aranice dilinin Kur’anda bir yeri var mı hocam diye sordum.Bu zamana kadar neden bir hocaya danışmadım diye kendime kızmıştım.

Bu dilin Afraf Cin Kabilesince kullanıldığı , şeytanın çölde Hz.isa’ya bu dilde seslendiğini , en sapkın ve en şerli varlıkların bu dili kullandığını söyledi.

Söyledikleri karşısında neye uğradığımı şaşırmıştım… Peki bunu yazan kişi nereden öğrenmiş olmalı diye sordum.

Bunu yazanın insan olduğundan şüphe etmelisin dedi… Hocadan yardım istesem de akşam uçağıyla Almanya’ya gitmesi gerekiyordu… Bu bilgileri öğrenip , geceyi Vedat’ın evinde geçirmek üzere yola çıktım.

Gece kabusumda bu sefer köyün meydanındaydım… Her yerde cenazeler vardı. Bütün köylü bembeyaz kefenlere sarılmış , öylece duruyordu.

Cesetlerin arasında Okan’ı arıyordum… içimden onun ölmüş olması için dua ediyordum… Okan’a benzer bir ceset bulup çevirmiştim ve heralde bir insanın başına gelebilecek en korkunç olayı gördüm… Yerdeki ceset benim cesetimdi… Arkamı döndüğümde annem sinirli bir surat ifadesiyle “sana o köye gitme demiştim” diye bağrıyordu ve onun arkasında Defne gülümsüyordu…

Uyandığımda Vedat bana tokat atmıştı… “Siktir git evimden orospu evladı” diye bağırıyordu… Vedat ne oldu kardeşim naptım ben sana diye soruyordum ama Vedat’ın tek yaptığı şey bana küfürler edip yaka paça dışarı atmak oldu.

Saat gece 3 sularıydı… Taksi çağırıp Harmancık’a gidiyoruz dedim… Gece vakti köye doğru yol almaya başladık… Taksici benimle sohbet etmeye çalışıyordu ama kafam götürmüyordu.

Susmasını rica ettim , köye vardığımızda beklemesini söyledim ama heralde bana kıl kapmış olacak beklemeden geri dönmüştü.

Köyde çıt çıkmıyordu… Kahve boştu… Okanların evinin lambası dışında bütün lambalar sönüktü. Aslında biraz terk edilmiş havası vardı.

Okanların kapısına doğru yürümeye başladım… Kapıyı tıklattım.

Pencereden Okan’ın kız kardeşi baktı… Eliyle bekle işareti yaptı , yüzü bembeyazdı…

Kapı açıldı

“Ben de seni bekliyordum” dedi Okan… “Gel içeri konuşalım… ” dedi.

Sakin gözüküyordu… Ona bunların neden olduğunu , bunların neden başımıza geldiğini sordum…

Ve bütün her şeyi anlatmaya başladı…

“Yıllar önceydi … Ben , annem , babam , abim çok mutlu bir hayat yaşıyorduk…

Birbirimize destek oluyor , her günümüzü güzel güzel geçiriyorduk…

Günlerden bir gün abim senin gördüğün kabusları görmeye başladı” dedi.

Ben Okan’a kabuslarımdan bahsetmemiştim… Ama biliyordu…

“Saklamana gerek yok , biliyorum… ” dedi…

“Abim kendi halinde bir adamdı… Ama ona büyüler yapıldı… Ona ifritler musallat edildi… O Defne var ya o Defne… Onun adı Samme.Onu abimin başına bela ettiler… ”

Nefes bile almadan Okan’ı dinliyordum… O anlatmaya devam ediyordu ;

“Bu büyüyü ona kim neden yaptırdı bilmiyoruz… Ama biz her şeye rağmen Samme’yi gelin aldık… Onu evimize getirdik” dedi.

“O bir cin mi ? Peki nasıl olur , saçmalık bu” diyip gitmeye çalıştım , kolumu tuttu…

“Bak Seni buraya , bu köye , bu eve çağırmamda sebep vardı… Bu işleri bilen bir hocayla konuştuk… Samme’yi büyüleyip gördüğü ilk yabancı erkeğe musallat olması adına adaklar adadık , kurbanlar kestik , büyüler yaptık… O musallat edilecek erkek de sensin… ” dedi.

Ağlamaya başlamıştım… Çünkü biliyordum , o an itiraf edemediğim şeyi bu sefer kabul etmiştim… Ben Defne’ye , yani Samme’ye tutulmuştum…

“Neden ben Okan” dedim…

“Ece… ” Dedi…

“Ece’yi nasıl sevdiğimi biliyordun , ama onu elimden aldın… Efendi adamım diye geçinip kıza yapmadığın piçliği bırakmadın” dedi…

Yüzünde yine o sinirli hal belirmişti…

“Biz Samme’yi sana musallat edip abimi kurtardık sanıyorduk ama anladık ki beceremedik… Samme’nin şerri abimin dayanıklılığını yendi… Dayanamayıp intihar etti.” dedi… “Senin de sonun o olmadan , kurtar kendini.” dedi…

Hiç bir şey diyemeden dışarıya çıktım… içerde 2 dakika daha kalsam Okan’ın katili olacaktım çünkü…

Ondan sadece bu büyüyü yapan sözde hocanın adresini istedim.

Bursa Fidyekızık köyünde bir yerdi… Bu köy zaten Bursa’da sık sık cinlerle alakalı olaylarda anılırdı.

Geceyi sokakta geçirmiştim… Gözüme uyku girmiyordu.

Günü Bursa merkezinde geçirdim… Emir Sultan Hazretlerine gidip dualar ettim. Bütün günümü bu tarz işlere ayırdım…

O sırada telefonum çaldı… Arayan okuldan arkadaşım Selim’di…

Okan’ın ve ailesinin evde ölü bulunduğunu , intihar şüphesi olduğunu söyledi…

Tekrar taksiye atlayıp Harmancık’a geri döndüm…

Okanların evinin önünde polis şeriti vardı… Olay yeri inceleme bitince polislerden bilgiler aldım…

Bütün aile fertlerinin kendini astığını , herhangi bir darp izinin olmadığını söylemişlerdi..

Ben nasıl olur diye düşünürken olay yeri inceleme ekipleri evin içinden çıkmıştı… Mühür vurulmadan içeriye girip evi incelemeye başladım.

Duvarlarda izler vardı… Sanıyorum polislerin de dikkatini çekmiştir… Her yerde pençe benzeri izler vardı ve gerçekten çok kötü kokuyordu.

Asıl ilginç olan ise her yerde hayvan sakatatları olmasıydı… Allah sizi inandırsın hayatımda gördüğüm en korkunç yerdi diyebilirim…

Evi inceledikten sonra pencere kenarında bir zarfın içinde mektup olduğunu gördüm…

Mektup Türkçeydi , yazan da Okan’dı zaten…

Mektubu açıp okumaya başladım.

Mektupta Fidyekızıktaki eve gidip “beni marangoz Ethem’in oğlu Okan yolladı , Samme’yi öldüreceğiz.” demem gerektiği yazıyordu.

Hemen yola çıkıp tekrar Fidyekızık köyüne vardım.

Kapıyı 10 yaşlarında bir erkek çocuğu açtı… Bu büyük ihtimalle yurda gelip mektup bırakan çocuktu.

Baban nerede diye sordum… Konuşmadan eliyle bekle işareti yaptı.

Dakikalar sonra ahır gibi bir yerden siyah gür sakallı , saçları dökülmüş , gözlerinin birini kaybetmiş bir adam çıktı.

Seni kim gönderdi dedi…

Okan’ın söylediklerini söyledim…

Geç içeriye bekle dedi…

10 Yaşındaki küçük çocuk ve 80’li yaşlarda olduğunu düşündüğüm yaşlı bir kadınla birlikte yaşıyordu…

Yerin altında bir odaya geçtik.. Duvarlarda arapça yazılar , küflenmiş et parçaları , çok sayıda kitap bulunuyordu.

Bak evladım sana büyü yapıldı… Bu yapılan büyünün de geri dönüşü olmaz.Ama biz bunu deneyeceğiz dedi.

Beni bu belaya sürükleyen adama güvenmekten başka çarem yoktu.

Yaşlı kadından bir leğene su koymasını istedi… Küçük çocuk ise ahırdan bir kuzu getirmişti.

Sıcak suyu ortaya koydu… Kadının ağzı durmuyordu sürekli arapça bir şeyler söylüyordu… O bir şeyler söyledikçe ortadaki su fokurduyor , kaynıyordu.

Adam elimi uzatmamı istedi… Küçük bir kesik atıp kanımı suya damlattı…

Küçük çocuk suya bakıyordu… Suya uzun süre baktı…

Daha sonra adam bana sorular sormaya başladı…

“Cinnia ile münasebetin oldu mu ?”

Kendimden emin bir şekilde “Hayır” dedim.

Küçük çocuk adamın kulağına eğilip bir şeyler söyledi.

Adam bana dönüp

“Çocuk yalan söylediğini söylüyor” dedi.

“Benden iyi mi bileceksiniz ?” dedim.

“Onlarla münasebete girmek bizim girdiğimize benzemez… Hiç ayaklarına , ya da gözlerine uzun uzun baktın mı ?” diye sordu.

“Hatırlamıyorum” dedim.

Çocuk tekrar adamın kulağına eğilip

“Bakmışsın… ” dedi.

“Eeee peki ne olacak” dedim.

“Evvela yıkan paklan temizlen… Bizim duşu kullanabilirsin. Cinler seni rahatsız edecektir, aldırış etmeden duşunu al… Seni burda bekliyoruz.” dedi.

Küçük çocuk arkamdan geliyordu… Bana havlu , temiz çamaşır vermişti…

Duşun altına girdim… Çocuk odadan çıktı ve o an olduklarını anlamanız için yaşamanız gerekir…

Banyonun içinde gölgeler adeta cirit atıyordu… Kahkaha sesleri artıyordu.

Birileri beni izliyor gibiydi ve banyonun kapısı adeta kırılacakmış gibi çarpıyordu…

Orda geçirdiğim 5 dakika hayatımın en uzun 5 dakikasıydı.

Annemin suretinde görüldüklerini hatırlıyorum…

Duş alırken annemin suretindeki cin ile aramda sadece 2-3 cm vardı… Yüzü sapsarıydı , dişleri kirden gözükmüyordu , ayakları ufacık ve tersti.

Yüzüme bakıp “geçirdiğin son dolunay , öleceksin.” diyordu.

Bütün bunlara rağmen nihayet duşumu bitirdim abdestimi aldım ve adamın yanına tekrar indim.

“Gücünü sıhhatini iyi topla… Cin öldürmek insan öldürmekten zordur.” dedi.

Dediklerinden deli gibi korkuyordum ama yapacak bir şey yoktu… Samme peşimi bırakmayacaktı. Benim ve ailemin sonu Okan’ın sonu ile aynı olsun istemiyordum.

“Daha önce kurban kestin mi” dedi.

“Kesmedim.” dedim.

“O zaman daha da dikkatli ol , evvela gidip şu kuzuyu kes… Kuzunun sakatatlarını buraya getir. Saçından 2-3 parça kes… Daha sonra başlayacağız.” dedi.

Dediklerini yaptım aradan 1-2 saat geçmişti. Güneşin doğmasına az bir zaman kalmıştı.

Tekrar suyun başına oturduk ve başladık…

Hayvan sakatatları bir yerde , benim saç parçalarım bir yerde , su ise tam ortada duruyordu… Adam dualar okumaya başladı…

Dualar okudukça sanki deprem oluyor gibi sarsılıyorduk… Önce sakatatları suyun içine attı. Bunu yaptıktan sonra çocuk odadan dışarıya çıkmıştı.

Daha sonra saçlarımı suyun içine attı , bundan sonra da kadın dışarıya çıktı ve adamla ikimiz kalmıştık.

Yüksek sesle dualar okuyordu… Ellerime tutuşturduğu arapça yazılı kağıtları suya atmamla ortalık daha da sallanıyordu.

içeride duyduğum tek ses erkek mi kadın mı olduğunu anlayamadığım bir sesin arapça çığlıklar atmasıydı.

Ve adamın bana yazıp verdiği kağıttaki yazıları okumaya başladım… Artık katlanılmaz bir gürültü oluyordu.

Odanın içinde annemi , rahmetli babamı , küçükken kaybettiğim kız kardeşimi.. Kısacası sevdiğim herkesi görüyordum ve hepsi teker teker ben dua okudukça o pis cinlerin suretine bürünüyordu…

Ve nihayet bitmişti…

“Allah’ın verdiği canı aldık , Samme’yi öldürdük… Allah ikimizi de affetsin oğlum” demişti.

Gerçekten bitmiş miydi peki ? Samme ölmüş müydü…

Gün doğmuştu… Kendimi biraz daha rahat hissediyordum. Kendimi Samme’yi öldürdüğüme inandırmak istiyordum.

Telefonla annemi aradım , sesi iyiydi. Bunlar beni daha da mutlu ediyordu.

Adam elime bir muska tutuşturdu… Ve bir dua verdi.10 Yatsı arka arkaya bu duayı okumamı , bir süre ayna , tablo gibi yansıtıcı şeylere bakmamamı söyledi…

Beni bu derde atan oydu ama yine de ona güvenmiştim.Ne yaptığını bilen bir adam gibiydi…

Fidyekızıktan otobüse atlayıp terminale gittim… Memleketime dönmek istiyordum.

Okan gitmişti… Harmancık köyünden ve ordaki anılardan kurtulmuştum… Samme’yi öldürdüğümü düşünüyordum.

Kısacası bir şeyler en azından yolundaydı…

Otobüsten inince Cemal’i aradım… Beni yine almaya gelmişti sağolsun.

Sabahın köründe bizim buraların havası mis gibi olur… Arabayı köyün girişine bıraktık , yürüye yürüye eve gidiyorduk.

Cemal’in işi çıkmıştı tekrar arabaya dönmüştü.Ben ormanlık alanda tek yürüyordum.

O sırada gözüm ormanın derinliklerine ilişti.

Bir tabut vardı… Üstünde kırmızı bir gelinlik… Bir sürü köylü sırtlamış yürüyordu. Taşıyanlarda kadınlar da vardı erkekler de.

Acaba kim ölmüş diye yanlarına yaklaştım.

Hiç bir tepkileri yoktu , sadece dere kenarına doğru yürüyorlardı.

Biraz daha yaklaştıktan sonra görüş açım iyice düzelmişti.

Bakmaya başladım… Yavaşça kafalarını bana çevirdiler ve şerli varlıklardı bunlar…

Sırtlarında bir cenazeyle ormanda yürüyorlardı… Öylece bana bakıyorlardı…

Koşmaya başladım , arada arkama dönüp bakıyordum.

Oldukları yerde kalmış bana bakmaya devam ediyorlardı…

Koşarken birden yere düştüm… Behçet’e çarpmıştım…

Ayağa kalktım… Döndüğümde arkada kimse kalmamıştı…

Behçet’e dönüp , nereye gidiyosun böyle diye sordum…

Köyde iyi şeyler olmayacağını ve gitmesi gerektiğini babasının onu beklediğini söylemişti.

Senin baban ölmedi mi yıllar önce Behçet dedim.

Yok , o beni bekler… Sen de beni tutma acelem var benim dedi… Yürümeye devam etti.

O an Behçet umrumda değildi bir an önce o patikadan çıkıp kendimi insanların olduğu bir yere atmak istiyordum…

Hızlı hızlı yürüyerek nihayet köye vardım.

Her şey normal gözüküyordu…

Eve gittiğimde annem uyuyordu…

Annem uyuyordu ama evde bi garip koku vardı… Mutfağa gittim , gaz açık kalmıştı.

Az daha bayılacaktım zor zahmet gazı kapattım… Evin her yerini havalandırdım.

Annemi uyandırıp

“Sen gece kapatmadın mı bu gazı anne” dedim

“Kapattım , evladım… Adım gibi de eminim açık mı kalmış” dedi.

“Açık kalmış anne , ya biraz daha geç kalsaydım” dedim.

“Ne bileyim oğlum , ama bütün gece açık olsa zaten her yeri sarmaz mıydı” dedi

Bir şey demedim , bi fikrim yoktu…

Annemin saçının teline zarar gelse ortalığın amına koyardım ama bu sefer şaşırmamıştım bu olana.

“Bi dahakine dikkat et anacığım” dedim. Gittim elini öptüm.

Kahvaltımızı ettik , o günü evde yatarak geçirdim.

BU OLAYLARDAN SONRA HER ŞEY DAHA KORKUNÇ VE DAHA CiDDi BiR HAL ALIYOR…

YAPILAN BÜYÜSEL RiTÜELLERi VE CiNNi VARLIKLARIN OYUNLARINI BÜTÜN AÇIKLIĞI iLE ANLATACAĞIM.

BU YÜZDEN ETKiLENECEK KiŞiLERiN OKUMAMASINI ALLAH RIZASI iÇiN TEKRAR SÖYLÜYORUM.

Eve gelen annemdi… Yüzü bembeyazdı

“Noldu anne” dedim

“Behçet… ” dedi

“Eee nolmuş bizim sıpaya” dedim

“Ölmüş… Paramparça olmuş… ” dedi ve ağlamaya başladı. Nasıl bir şey gördü bilmiyordum olduğu yere yığıldı…

Annemi kucaklayıp yan eve Selda ablalara bıraktım ve köy meydanına indim.

Behçet’in cansız bedeni yatıyordu yerde. Jandarma gelmişti.

Bütün köylü toplanmıştık… (Bu Olay Haberlere Vahşi Hayvan Saldırısı Engelli Genci Canından Etti diye yansıtıldı)

Behçet’in yanına doğru gittim… Yüzü tanınmayacak haldeydi , sadece alnında bir işaret vardı.

Bu işaret “Kul velsülü efhimi cinniyah” anlamına geliyordu arapça…

(Bu Arapça cümleyi okuduktan sonra kelime-i şehadet getirmeyi unutmayın)

O zaman ne olduğunu bilmiyordum , anlamını sonradan öğrendim.

Kısacası Behçet ölmüştü… Onu cinnialar öldürmüştü…

Behçet’in “babam beni bekler , onun yanına gidicem” derken belki de bahsettiği şey buydu…

Sabah annemin gaz içinde kalması , öğlen Behçet’in parçalanması… Belliydi… Bunları Samme yapmıyorsa bile onun kabilesi , onun ailesi yapıyordu.

istediklerini beni , sevdiklerimi öldürmek , intikam almaktı…

Ben kendimce böyle yorumluyordum en azından ve korktuğum olmuştu.

Gece çökmüştü. Annem odasında uykuya daldı… Ben odamdaydım gözüme uyku girmiyordu…

Sigara üstüne sigara yakıyor , olanları düşünüyordum.

Yapacak bir şeyim yoktu adamın verdiği muskayı açıp ne yazdığını çözmeye çalıştım.

Uzun uzun dualar bekliyordum ama yazan tek şey

“Vel hesselamin fül hükuka-i veşminak , ki Allah-u hemme mecidi divala ki nüsamt” idi.

Bu hayırlı bir duaydı…

Çekinmeden boynuma geri taktım… Bütün gece dua edip , muskama odaklanarak geçmişti…

Ve uykuya dalmıştım.

Rüyamda gördüğüm babamdı… Babamdı ama onu hiç görmediğim bir haldeydi.

Babamın gençliğini görüyordum. Elleri kanlıydı , bir kağıt parçası vardı bana göstermek istiyordu…

Üstünde arapça “Samme” yazıyordu.

Hiç konuşmuyordu , sadece gülümsüyor ve el işaretleri yapıyordu…

Eliyle arkamı gösterdi… Arkamda annem vardı beni yanına çağırıyordu korku dolu gözlerle… Ne oldu diye bakış attım tepki vermemişti.

Babama doğru dönmemle karşımda Samme belirmişti… Sadece gülüyordu ve avucumun içine tırnakları ile bir şeyler yazıyordu… Tırnaklarım kesilmişti…

Ve avcumun içinde sadece arapça “kaç” yazıyordu.

Terler içinde uyanmıştım… Uyanır uyanmaz annemin yanına gitmiştim. Annem odada yoktu…

Bağırmak istiyordum ama korktuğumu anneme belli etmek istemiyordum.

Telefonla aradım annemi aynı evin içinde , telefonu odasında çalıyordu.

Alt kata inmeye korkuyordum ama yapacak bir şey yoktu…

Odama gidip el fenerini aldım. Telefonum eskiydi ve o dönem telefonlarında yardımcı ışık yoktu.

El feneri ile merdivenlerden aşağı inmeye başladım.

Merdivenlerden inerken bir ürperti geliyordu… Geceleri hırsızlık olmasın diye kapıları penceleri kapatırdık ama alt kattaki bütün pencereler açıktı.

Annem hala ortalıkta yoktu , yavaşça aşağıya indim ve annemi gördüm.

O annem miydi değil miydi emin olmak için ayaklarına , ve ellerine baktım.

Normaldi.

“Anne” dedim

“Oğlum… Uyandırcaktım ama uykunu bölmek istemedim.” dedi

“Noldu anacığım bu saatte” dedim.

“Baksana..” dedi

Yavaşça yanına gittim evimizin bahçesi çiğ hayvan etleri ile doluydu… Leş gibi kokuyordu öyle ki aralık olan pencerelerden içeriye kokuları girmişti ve annem zor zahmet havalandırmıştı.

Tamam sen geç içeriye dedim… Etleri toplamaya başladım.

Tilkisi , sansarı buralarda çok olur. Rahatsız etmesinler diye alel acele topladım.

O sırada bir taş gözüme çarptı.

Biraz farklıydı bu taştaki yazı… Alıp odama çıktım. Sanki kalemle yazılmış gibi. Aranice ;

“Mel hakkale vin nebüşahi vis necem” yazıyordu

Bunun karşılığı “yatağının baş ucundaydım , şimdi de arkandayım” anlamına geliyordu.

Belki şu an size çok da korkunç gelmeyecek ama inanın o an nefesiniz kesiliyor ve ağlamak istiyorsunuz.

Bana şu an odamda olduğunu ve her an beni izlediğini söylüyordu…

Bunlar artık iyiden iyiye psikolojimi bozmuştu… Anneme gidip bu gece Selda ablalarda kalmamız gerektiğini söyledim.

“Olur mu evladım saat kaç oldu kadın uyuyordur.” dedi.

“O zaman gel Cemal’in arabayı alıcam , arabada bir yerde uyuycaz.” dedim.

Kapıya iyice kilidi vurup , çıktık.

Daha mahalleyi dönmeden , evin lambalarının yandığını gördüm…

Annemi Cemallerin evine bıraktıktan sonra bizim evin sokağına bi 5 dakika geri döndüm… Benim odamdaki lamba yanıyordu.

Kapadığıma adım gibi emindim ama gidip bakmak da istemiyordum.

Yavaşça bizim sokak kapısına yaklaştım ve biraz daha yakından baktım.

O sırada pencerenin önünde bir gölge olduğunu farkettim… Yüzü belki gözükmüyordu ama öyle bir gölgeydi ki… 10 Saniye baksanız aşık olurdunuz…

Kendimi o gölgenin güzelliğine kaptırmıştım… Up uzun saçları vardı , uçlarına doğru lüle lüle oluyordu… Son hatırladığım şey de buydu.

Uyandığımda Cemallerin evindeydim.

Başım ağrıyordu ve büyük bir şişlik vardı.

Bana ne olduğunu Cemal’e sordum.

Benim arkamdan geldiğini beni izlediğini , benim evin lambasına bakarken durduk yere kendimi duvarlara vurduğumu söylüyordu.

Bunlara alışmıştım… “Peki lambalar yanıyor muydu” diye sordum

“Hayır , kapalıydı hepsi” dedi.

Artık normal insanların görmediği şeyleri görüp , onlarla iletişim kurabiliyordum…

Bu beladan kurtulamadığım açıktı… Samme ölmemişti , ölmüşse bile soyu bana rahat vermiyordu.

Bursa’dan bir arkadaşımı arayıp Samme’yi öldürdüğünü iddia eden adamın evine gitmesini ve telefonla konuşmamızı sağlamasını istedim.

Sağolsun beni kırmadı Fidyekızık köyüne gitti.

Sabah kahvaltısından sonra bana bir mesaj attı

“Kardeşim burda işler karışık , bi yarım saat sonra beni ara”

Mesajı okuduktan sonra beklemeye başladım.

Acaba ne olmuştu…

Zaman geçmişti… Tekrar Bursa’ya telefon ettim. Arkadaşım telefonu açtı.

” Hazırsan söylüyorum durumu” dedi.

“Anlat kardeşim” dedim.

“Evine gittiğimde adam yoktu… Ben de kahvedekilere sorayım dedim. Adamı sormamla beni kovalamaya başladılar… En son köyün yaşlılarından birine sordum. Adamın yaklaşık 1 ay önce kafayı yiyip dağlara kaçtığını. Gördüğü herkese “Evinize girin Samme sizi görmesin” dediğini söylüyor” dedi.

“Adam şimdi kayıp mı” dedim

“Yok… Adam ölü… Daha bu sabah cenazesi kalkmış. Senin haberin var mıydı” dedi

“Yoktu… ” dedim ve Samme’nin resmen benimle oyun oynadığını farkettim.

“Hee bi de bi mektup var” dedi

“Sen nerden ulaştın” dedim

“ihtiyar verdi , okuyorum” dedi

Ve başladı okumaya…

OKUYACAĞINIZ METiN ARANiCE’DiR… ŞAYET iNANCINIZ ZAYIFSA VE BÖYLE RiTÜELLERDEN ÇEKiNiYORSANIZ OKUMAMANIZI ALLAH RIZASI iÇiN iSTiYORUM

“Mene-i tüm velkiyatı zuhviyeş… Güm mesine kul emte nen meali cümmet em velkü.”

(Sen bir cinniayı öldürmeyi bir toprak öldürmek kadar kolay mı sandın ey çamurun soyu)

Arkadaşım mektupta yazan bu cümleyi okuduktan sonra araştırmıştım… Kendisine teşekkür ettim ve telefonu kapattık.

Annem yüzümden haberlerin kötü olduğunu anlamıştı.

Artık akıl alacak birisi de kalmamıştı.

Evimize giremiyorduk ve bu durum artık canımızı sıkmıştı.

Annemi ilk kez sinirli görüyordum ve

“Düş önüme , evimize gidiyoruz” dedi…

Annemin dediğini iki etmezdim… Öğlene doğru tekrar evimize gittik.

Kapıyı açtık , her şey normal gibi duruyordu.

Annem alt katı kontrol ederken ben üst kata çıktım…

Odama çıktığımda bir farklılık görmemiştim… Kıyafetlerim yerli yerindeydi…

Hatta perde bile bıraktığım haldeydi diyebilirim , dikkatli bir insanım.

Ortalık temiz gibi görünüyordu. Annemin de içine sinmişti…

Umarım delirmişimdir ve bu gördüklerim hayal ürünüdür diye düşünüyordum ama her şeyin farkındaydım.

Gece olmuş , karanlık çökmüştü.

Hayatımda ilk defa odamda yalnız olmadığımı o gece hissetmiştim… Yanı başımda olduğunu hissediyordum.

Odamda dolaştığını hissediyordum ve ses çıkaramıyordum…

Şu an sizlerin bile yanı başında 3 kabileden cin varken , ben bu cinlerin hem varlığını biliyor hem de varlıklarını hissediyordum.

Artık alışmıştım diyebilirim… Ve daha fazla dayanamayıp o cenazeyi gördüğüm dere kenarına doğru yürümeye başladım.

Odadan beraber çıktığımızı , patikadan beraber yürüdüğümüzü bile hissediyordum.

Dere kenarına gelmiştim… Ortada kimseler yoktu…

Yolda giderken telefonla Cemal’i arayıp annemin yanında durması gerektiğini. Mümkünse onu Selda ablalara götürmesini rica etmiştim.

Neyse ki dediğimi yapmıştı , içim rahattı.

Bir şey olacaksa da bana olmasını istiyordum.

Dere kenarına gidip oturdum.Çalı çırpı ile ateş yakıp gölgelerin gelip gelmediğini izlemeye başladım… Ortada bir hareketlilik yoktu… Biraz zaman geçtikten sonra ateşin şiddeti artmaya başladı ve ortalıkta gölgeler cirit atıyordu.

Ortalığı kahkahalar ve gülüşme sesleri inletiyordu…

Ben kafayı yiyecek dereceye gelmiştim… Derenin bir ucunda babamı görüyordum… Yanına beni çağrıyordu. Gitmek için can atıyordum ama yarı da kendimdeydim.

Onun babam olmadığını biliyordum. Kafamı diğer yöne çevirdiğimde bu sefer annemi görüyordum… O da beni yanına çağrıyordu ama ne gözleri ne de elleri anneminkilerdi…

Ben bu olanları izlerken çalılardan küçük bir çocuğun beni izlediğini gördüm…

Bu çocuğu tanıyordum…

Bu o adamın çocuğuydu… Henüz daha 10 yaşında olmasına rağmen bizim köyümüze nasıl gelmişti.

Hemen ayaklarına baktım , evet bu oydu.

Karşıma geçti , sesini ilk defa duymuştum.

Sesi bir çocuk için çok kalındı… Benimle sohbet etmeye başladı , onun oturmasıyla gölgeler bir an kaybolmuştu.

SON UYARIM…

BUNDAN SONRAKi METiNLERDE RiTÜEL iÇiN GEREKLi MALZEMELERi , OKUNAN DUALARI , CiNLERiN YAPTIKLARI VE YAPABiLECEKLERi ŞEYLERi , BÜYÜ YAPIMINI AÇIK BiR ŞEKiLDE ANLATACAĞIM.

DAHA ÖNCE DE PEK ÇOK UYARDIM AMA KUL HAKKI ALMAK iSTEMiYORUM.

KORKACAK ARKADAŞLARIN RUH VE SiNiR SAĞLIĞI iÇiN OKUMAMALARINI ALLAH RIZASI iÇiN RiCA EDiYORUM.

Yaşına göre çok olgun konuşan bir çocuktu…

“Selamun aleyküm” dedi

Selamını aldım… Artık hiç bir şey bana ilginç gelmiyordu.

“Biliyorum beni hatırladın , belki şimdi korkuyorsun ama senin iyiliğin için burdayım.” dedi.

“Seni buraya kim gönderdi” dedim

“Samme benden ailemi aldı… Oğlumu ve eşimi öldürdü” dedi.

Şaşırmıştım… O adam ve yaşlı kadın senin oğlun ve eşin mi dedim.

Evet der gibi başını salladı…

Şimdi bizler için intikam zamanı evlat dedi…

Söyledikleri beni adeta hiptonize ediyordu…

Bu köyü bildiğin aşikar… Senden istediğim malzemeleri getirmen gerek… Gün doğmadan bu iş halledilmeli dedi…

Tek başıma gidemeyeceğimi söyledim… Bu gece bu iş halledilmezse akşamına bir yakının daha kaybedebilirsin dedi… Bu dediklerinden sonra gitmemem imkansızdı.

Nelere ihtiyacımız olduğunu sordum…

“Evvela köye gidip 2 bakır tepsi bul… Ardından ahıra gidip koyun pisliği topla gel… Daha sonra ormana gideceksin.

Defne ağacının yapraklarını toplayıp benim yanıma gel… Ormanda sırtı sana dönük ağaçlara bakan beyaz elbiseli kız çocukları görürsen de yanlarına gitme… Sana belki zarar vermezler ama onları görmek de hayırlı değildir” dedi…

Dediklerini yapmak için köye doğru yol aldım… Patikadan yürürken bir sigara yaktım ve eski hayatımı ne kadar özlediğimi farkettim…

Bir hiç uğruna hayatım mahfolmuştu…

Evimize gidip bakır tepsiler aldım , tam odadan çıkacakken annemin pencereden bana ters ters baktığını gördüm. Yüzü bembeyazdı , yüzünden öfke saçılıyordu…

Onun annem olmadığını biliyordum… Gözlerimi yumup dua ettim.Ve ayaklarına baktım. Ayakları tersti. Ayaklarına baktığımı anladığında çığlık atarak ormana doğru koşmaya başlamıştı.

Arkasından bakmadım bile , yoluma devam ettim…

Köydeki mandıranın ahırına girdiğimde ise ahırın içinde taso oynayan 4 tane çocuk gördüm… Belliydi , onlar da cinlerdendi.

Ama onlara da aldırış etmedim , koyun keçi pisliği alıp çantama koydum.

Kapıdan çıkarken beni oyuna çağırdılar , yanlarına gitmeyince onlar da sinirden bağırıp koyunlara keçilere zarar vermeye başladılar.

Hayvanların acı çığlığını duya duya köy yolundan , patika yola doğru yürüyordum… Her ağacın başında beni izleyen cinnileri görüyordum…

Her ağacın kökünde

“Vel üezü zubariyeşh” yazıyordu…

“Vel euzü zubariyeşh” yazısı her yerde gözüme gözüme giriyordu… Okumamaya çalışıyordum… Bu yazı cinnialara onlara aşık olduğumuzu ve bizi kendi alemlerine katmalarını talep ettiğimizi ifade ediyordu…

Binbir zorlukla bu yazıları okumadan dere kenarına çocuğun yanına kadar gittim… istediklerini bıraktıktan sonra , birlikte defne yaprağı toplamak üzere yora koyulduk…

Yürürken yine ayaklarına bakıyordum… Evet , bu o çocuktu… içim rahatlamıştı.

Ormanda defne yaprağı ararken , durmadan dua ediyordu.

Birlikte nihayet yaprakları bulmuştuk ve tekrar derenin başına oturduk.

Yaprakları topladıktan sonra dere kenarından eşyaları almaya geri gittik… Bu çocuklayken sanki cinler saldırıyı kesiyor gibiydi , ağzı dua etmekten hiç durmuyordu.

Bu ritüeli burda yapamayız dedi… Gölgelerin üstümüzde hareket etmesi gerekiyor dedi…

Yakınlarda bir mağara olduğunu ve orda bu ritüeli yapabileceğimizi söyledim… Birlikte oraya doğru yola çıktık…

Mağara eski bir mağaraydı… Köyün sarhoşları orda takılır , alkol alırlardı.

Temiz bir yer bulduktan sonra iki bakır tepsiyi aldı. Birini kendi önüne birini benim önüme koydu… Önce nas ve felağı okuduktan sonra bu iki tepsiye su döktü… Arkasından da ayetel kürsi okuyordu.

Ben de onun yaptıklarını yapıyordum…

Daha sonra Aranice “vele hümme Allah’ı ani Muhammed” diyip koyun pisliklerini oturduğu taşın altına sürdü… Aynısını ben de yaptım…

Ve en son defne yapraklarını ikimizin suyuna döktü ve fatiha suresini okudu… Bütün bunlar olurken yaktığımız ateş şiddetlenmeye başlamıştı…

“Hazır mısın” diye sordu

Hazır olduğumu söyledim…

Ve ritüele başladık… Samme yanımızdaydı…

Çocuk seri halde dualar ediyordu… Ben de elime verdiği kağıttaki yazıları okuyordum.

Ateşin ısısı yüzümüzü yakacak kadar yükselmiş , mağara sanki depremin tam ortasında gibiydi.

Ve nihayetinde söylediği sözcükler işe yaramıştı…

Karanlıklar içinde gözler belirdi… Şekilleri , şemalleri belli olmuyordu. Gördüğümüz tek şey kan kırmızısı gözlerdi…

Sürekli hareket ediyorlar , ateşin aydınlattığı noktalara gelmiyorlardı…

Çocuk duayı kesip , ayağa kalktı…

“Sesleri duyuyor musun ?” dedi

“Ne sesi ?” dedim

“Duyacaksın , bekle… ” dedi…

Tüm dikkatimle seslerin gelmesini beklerken nihayet , beklediğim ses gelmişti…

Sesini ilk kez duyuyordum… Bunca zaman bana annem , babam olarak sık sık gözükmüştü ama bu onun kendi sesiydi…

Hayatta duyduğun en güzel sesti belki…

“Yardım et” diyordu…

Karanlığın içinden bembeyaz elbisesiyle bana doğru yürüyordu… Söylediği tek şey “Yardım et”…

Kabuslarımın ilk zamanlarında gördüğüm , elleri kolları bacakları oluşmamış , alnında tek bir gözü olan , ağzı burnu olmayan bir bebek vardı elinde…

Samme bana yaklaşıyordu… Attığı her adımda gözleri renk değiştiriyor , ayakları git gide çirkinleşiyor , yüzü o ifrit halini alıyordu…

Çocuğun Samme’ye doğru koşup onu def etmesiyle kendime geldim…

“Velha suna kevser , velha suna kevser” diye bağırıyordu…

Samme ormanın derinliklerine kaçıyordu… Ateşimiz sönmüştü.

Gülüşme sesleri artıyor , beynimiz gürültüden sancılanıyordu…

“O çocuk” dedi

“Senin çocuğun muydu ?”

Benim Samme ile bir münasebete girmediğimi açıkladım…

“Cinnialar ile münasebete girmek insan ile münasebete girmekten farklıdır… Eğer ki o çocuk senin ise ya onlar seni alacak ya sen onları… Bunun başka yolu yoktur… ” dedi.

Ne yapacağımızı sordum.

“Bu gece güzel bir uyku çekelim , beni evine misafir eder misin” dedi.

istemeye istemeye kabul ettim , eve doğru yürüdük…

Yol boyu dua ediyordum , bi yerde nas-felak okumaya gelmişken

“Sakın” dedi…

“Nas-felak Allah huzurunda ve cinlerle iletişimde kullanılır… Gecenin bir vakti ıssız bir yerde , cinlerin çok olduğu bir yerde bu duayı okumak seni onlara hedef eder” dedi.

Eve doğru yürümüştük… Bahçeye geldiğimde evin önünde kalabalık olduğunu farketmiştim.

Bizim evimizin bahçesine bakıyorlardı…

Bu annemdi…

Yere çökmüştü… Beyaz elbisesi kan revan içindeydi… Elleri kanlıydı ve dev bir bıçak vardı elinde…

Çok sevdiği köpeğimizi kesmişti…

Kendisini duvara dayamış , ona doğru gelenlere bıçak savuruyordu…

Annemi öyle görünce ağlamaya başladım , o da bana bakıp ağlıyordu…

Hayatımız bitme noktasına gelmişti… Artık sırf bunlardan kurtulmak için intihar etmeyi bile düşünüyorduk…

Çocuk insanları dağıttı… Kimseler kalmamıştı.

Yavaşça annemin yanına gittik… Sürekli çocuğun suratına bakıyordum…

Anneme umutsuzca bakıyordu.

Annemi alıp eve çıkardık…

Hala normal değildi ama sorularımıza cevap veriyordu.

Çocuk benden önce davranmıştı

“Bu köpek… Size başta insan gibi mi göründü” dedi…

Annem şaşırmıştı , göz bebekleri büyümüştü

“Evet” dedi , bir yandan da ağlamaya devam ediyordu…

Çocuk annemin avcuna baktı… Avcunda “mihem vecine” yazıyordu.

Bu aranice “çocuğunu al” demekti…

Anneme saldırmışlar , onun tenini canını acıtarak bana not bırakmışlardı…

Çocuk sonrasını dinlemedi , annem de çok anlatmak istemiyordu zaten…

Annemin yanına gidip ona dualar okudu , 10 dakika geçmeden de annem uyuyakalmıştı.

Ellerini halat ile bağladı , yatağına yatırdı.

Annemin gece bize zarar verebileceğini söylemişti…

Sebebini sorduğumda

“Cinnialar erkeklere aşık olur , kadınları öldürmek ister… Senin yanında annen dahi olsa , çevrendeki her kadını öldürecek sıra sana gelince de seni öldürecektir” dedi..

“Kan bağın olan bir başka kadın var mı?” diye sordu.

Yoktu… Sadece annemle kan bağım vardı. Ananem ve babannem rahmetli olmuştu. Halam , teyzem de yoktu… Başka kan bağım olan insan tanımıyordum.

“Bu konuları sonra konuşuruz” diyip uyumak için odama çıktık.

Henüz odama girmeden

“Olmaz… Burası olmaz.” dedi.

“Bu oda , burayı mesken edinmişler… ” dedi.

Odanın çok klrli olduğunu söylemişti.

Ben titiz bir adamdım… “Nasıl yaa , temiz işte” dedi.

Eliyle beni kenarı itti.

Eüzü besmele çekip odaya adım attı… Odanın lambasını yaktım , söndürmemi istedi.

Sadece mumları yakmıştım.

Odaya anlamsızca bakıyordu ve birden yatağı çekmişti… Küçük bir cüsseyi vardı ama yatağı olduğu gibi çekip kenara fırlatmıştı…

Ve görmüştüm… Odamdayi büyüsel metaryelleri görüyordum.

Bahsettiği kirlilik , pislik işte buydu.

Yatağımın altında hayvan sakatatları , hayvan derileri , etlere kemiklere sarılmış kıl parçaları , çok çeşit nazar boncuğu ve onlarca şey vardı…

“Allah-u ekber” diye diye onları yerden topluyor poşete dolduruyordu… Kokudan midem kalkmış , bayılacak gibi olmuştum…

Yatağın ardından gardolabımı çekti , durum yine aynıydı… Hayvan sakatatları , pisliği her yeri kaplamıştı…

Bunların hepsini topladıktan sonra evin avlusuna indik.

Avluya indik… “Bu iş , bu büyü… ” dedi.

“Eee , ne olmuş” dedim…

Kemikleri gösterdi… Kemiklere arapça bir şeyler kazınmıştı. Tırnakla kazınmış olduğu belliydi ama insan tırnağı olmadığı da belliydi.

Arapça Bursa yazıyordu… Çocuk kafasını kaldırdı.

“Bu iş Bursa’da çözülecek” dedi.

Bunu duyduktan sonra sinirlenmiştim… Çocuğun gırtlağını sıkıp

“Neden Bursa’da çözülüyormuş ulan şeytanın oğlu ? Sen de Samme’ye aşık oldun değil mi orospu çocuğu” diyip boğazına sarılmıştım…

Gözüm dönmüştü… Bunları yapan ben değildim , farkındaydım ama kendimi tutamıyordum…

Yüzü kıpkırmızı olmuştu , küçük bedeni elimde kalacak gibiydi… O sırada arkamı döndüm…

Gördüğüm şey boğazını sıktığım çocuktu… “Beni değil , o küçük bedenli yavruyu öldürüyorsun” demişti… O an kendime geldiğimi hatırlıyorum.

Yere çöküp ağlamaya başladım…

Olan şeylere aklım ermiyordu…

“Ne yapacağız” diye sordum…

“Bu meseleyi sen çözeceksin… Bursa’da.” demişti.

Bursa’ya dönmek her şeyi bitirecekti… Bu sefer ben de inanıyordum ama inanın korkuyordum.

Çocukla bahçede oturup bu konuyu konuştuk…

“Bu büyüler sana yapıldı , benim gücüm seni orada korumaya yetmeyecek ve cinnia beni boyutuna kabul etmeyecek. Onlar seninle telepati kurmak istiyor” dedi.

Ne yapacağımı bilmiyorum , bir cinni nasıl çağrılır onu bile bilmiyorum dedim…

Cebinden gümüş bir yüzük (herhangi bir gümüş yüzük) ve bakır bir muska çıkardı…

Muska’nın içinden kendi fotoğrafını çıkardı… “Bunun içine koyabileceğimiz bir fotoğrafın var mı ?” dedi…

Cebimden çıkardım… Fotoğrafta gözlerimin üstünü iğne yardımı ile deldi ve okuduğu bir ipi o delikten geçirdi..

Fotoğrafı muskanın içine koyup muskayı kapattı.

“inne velhali min şerri kem mecid” dedi…

“Gideceğin yer Samme’nin yaşadığı dağ… Katır Dağları.Bu muska seni koruyacaktır… O yüzüğe de iyi bak , o yüzük eğer hızlı bir şekilde kararmaya başlarsa hemen o ortamdan çık.” dedi ve gitmeden sabah namazını beraber kılmamızı istediğini söyledi…

Avluda abdest alıp namaz kılmıştık… Korkuyordum.

Tek başıma olmak , annemi yalnız bırakmak ve geri dönüp dönmeyeceğimi bilmemek beni korkutuyordu…

Sabahın olmasını , güneşin açmasını bekliyordum. Günün doğmasıyla köy meydanına gidip Cemal’den arabasını ödünç istedim.

Sağolsun yine kırmadı beni.

Anacığım ile helalleştim… Doya doya sarıldım ona , gözlerini öptüm… O ağlıyordu , ben ağlıyordum.

“Gör bak , her şey düzelecek” dedim…

Çocuk köylüler tarafından ağırlanacaktı , köy muhtarında kalacaktı.

Annemi de evde tek bırakmak istemiyordum , Selda ablalarda kalacaktı…

Onların yalnız olmadığını bilmek bana huzur veriyordu.

Arabaya atladım ve Bursa’ya doğru yola çıktım…

Çok şükür iyi bir yolculuk geçirdim… ifritler beni belaya çekmemişti.

Bursa merkezde biraz zaman geçirdim… Cinniayı görebilmem için karanlığın çökmesi gerekiyordu… Ve nihayetinde saat geç olmuştu.

Katırdağına doğru arabamı sürdüm…

Bugünlerde oralarda TOKi konutları vs. yapıldı ama 2008 yılında tek bir köy vardı… Şehir merkezinden yaklaşık 1,5 saatlik uzaklıktaydı…

Köye yaklaşmıştım… Yol boyu ne köyden inen bir araba ne de köye giden bir araba vardı…

Köyün tabelası karşıma çıkmıştı… Köye girip girmemek arasında büyük kararsızlık yaşıyordum.

Telefonla Uludağ Üniversitesindeki profesör hocayı aradım… Kendisine başımdan geçen olayları kısaca üstünden geçerek anlattım ve şu an Katır Dağlarında olduğumu söyledim.

Kendisi Bursa’da değildi malesef…

Bana musallat olan cinnia’nın adını sordu… “Samme” dedim.

“Samme… Samme , Afraf cin kabilesindeki cinniaların isimlerindendir… Bu cinnialar Aranice konuşur.Hz Musa döneminde bu cinler yaptığı büyüler ile Hz Musa’nın evlatlığı Hz Zübeyr i delirtmişlerdir… Dikkat et oğul. Sana yapabileceğim tek şey , dua etmek.” dedi.

Telefonu kapattım… Köye doğru yol almaya başlayacaktım ki telefonuma mesaj geldi…

Mesaj köy muhtarından geliyordu…

“arabayı bir kenara çek ve bizi ara.””

Telefonu aldım , aradım… Açan muhtardı. Sesinde bir tatsızlık vardı.

“Neler oluyor” diye sordum.

“Evladım neler yaşadığınızı az çok biliyoruz , şu an nerede ne için olduğunu da az çok tahmin ediyoruz… Biliyorum , çok zamansız oldu ama… ” dedi.

“Ama , ne ?” dedim.

“Annen… ” dedi.

“Gece köylü kahvede oturuyordu… Annen köy kahvesinin önüne kadar gelip bütün köylülere küfürler yağdırmaya başladı… Bembeyazdı , kendinde olmadığı belliydi… ”

O anlattıkça ben ağlıyordum… Bilmiyorum siz hiç annenizi kaybettiniz mi… Ama o an dünya başınıza yıkılıyor… Gözlerim dolu doluydu , biliyordum her şey benim suçumdu.

Muhtar anlatmaya devam etti.

“Daha sonra köy meydanından dere kenarına doğru koşmaya başladı… Bütün köylü peşinden gittik ama yakalayamadık. Arabalarla gittik yine de yakalayamadık… Dere kenarında anneni boynu kırılmış olarak gördük… ” dedi…

“Çocuk… Çocuk nerde ?” dedim…

Çocuğun da eş zamanlı olarak ortalıktan kaybolduğu ve kimsenin onu görmediğini söylediler…

Annem ölmüştü… Annem benim yüzümden , benim gittiğim dere kenarında öldürülmüştü…

Onu cinnialar almıştı benden…

Çanakkaleye dönemezdim… Annemi defin ettikten sonra da döneceğimi sanmıyordum. Bugün de orda yaşamıyorum zaten.

Arabaya atladım tekrar ve ağlaya ağlaya Samme’nin köyüne girdim.

Annemin ölümü beni tabi ki etkilemişti ama niyeyse sanki kendimi onun ölmesine hazırlamışım gibi hissediyordum… Belki de Samme’nin köyünden sağ çıkacağımı düşünmediğim için anneme bir an önce kavuşacağımı düşünüyordum o an.Bilmiyorum.

Köye hepten yaklaşmıştım. Virajlı yollardan gidiyordum… Hava karanlıktı , etrafta kimse yoktu.Çıt dahi çıkmıyordu.

Son viraja döndüm ve arabaya yolun iki tarafından çakıl taşları fırtılmaya başladı… Nerden geliyordu nasıl oluyordu bilmiyorum ama kıyamet gibi çakıl taşı yağıyordu.

Virajı dönene kadar arabanın her yerine taş atıldı , ön cam çatlamıştı ve sonunda virajı dönmüştüm.

Sadece 8-9 tane hanenin olduğu bir köydü… Gözüme ilk çarpan şey köyde mezarlığın ve camiinin olmamasıydı.

Bütün lambalar sönüktü… Sanki terk edilmiş gibiydi ama evlerin içindeki gölgeler belli oluyordu…

Cinniler gözükmeye başladığından beri arapçayı yavaşça sökmüştüm… Nelerin konuşulduğunu anlayacak kadar arapça biliyordum.

Köyde arabayla gezerken full’e yakın olan depo birden bitmişti… Diğer evlerden daha büyük , konak benzeri bir evin önünde kalmıştım.

Bu cinlerin bir oyunuydu , hissedebiliyordum…

Arabayla yanaşıp , konağın kapısını tıklattım… Pencereden küçük bir kız çocuğu kafasını uzattı…

Eliyle sessiz ol hareketi yaptı… Pencere arkasındaki gölgeler çoğalmıştı… Evin içinde bir kabile cinni vardı. Belli oluyordu…

Konağın kapısı yavaşça açıldı… içeriye doğru girdim.

Çok eski bir konaktı , dışarıdan iyi gözüküyordu ama içeriye girince bir canlının yaşayamayacağı kadar kirli olduğunu fark ediyordunuz.

Ortalığı izliyordum… O sırada gözüm yüzüğüme ve muskaya takılmıştı… O muskayı ve yüzüğü bana annemin katili olduğundan şüphelendiğim bir çocuk vermişti… Annemin katili ya Samme ya da oydu.

Yüzüğü parmağımdan çıkardım , muskayı gelişi güzel bir yere fırlattım ve ellerimi açıp dua etmeye başladım…

Konağın içinden sesler yükseliyordu , cebimden o güne kadar okuduğum Aranice duaları teker teker okudum.

Konağın içindeki gölgeler birer birer kayboluyor , acı dolu çığlıklar atıyorlardı…

Şaşırmıştım…

“Bunu ben nasıl başarıyorum..” diye düşünürken konağın kapısından Samme’nin geldiğini , bana doğru yürüdüğünü farkettim…

Dünyanın en güzel gözleri , en güzel saçları , en güzel yüzüydü… Gülerek bana bakıyordu.

Uzun bir elbisesi vardı ayaklarını göremiyordum ama umrumda değildi.Tek istediğim şey bir an önce onun yanına gitmekti.

Dua etmeyi bırakıp karanlık odaya Samme’nin yanına doğru yürüyordum…

Elleriyle “Gel” işareti yapıyordu… Ağır adımlarla gidiyordum yanına o sırada ayağımın tökezledi… 1-2 saniye adım atamadım ve kafamı tekrar Samme’ye çevirdim.

Kendimi görüyordum… Dünyanın en korkunç manzarası bir insanın kendini dışardan görmesidir…

Ağır adımlarla Samme’ye doğru yürüyordum… Sanki orada 2 Ben vardı… Hangisi bendim onu bile anlamıyordum…

Tekrar dua etmeye başlamamla o ifritlerin şeytani yüzünü gördüm. Bana doğru dönmüşlerdi… Karanlıktan çıkıyorlardı.

Başları öne eğilmişti yüzlerini görmüyordum ama kas katı kesilmiştim… Konaktan dışarıya atamıyordum kendimi…

Samme ve kendi suretimdeki cinni ağır adımlarla yanıma geliyordu.

Başımı iki elimin arasına alıp kulaklarımı ve gözlerimi kapatmıştım… Diz üstü yere çöktüm. Onlar adım attıkça duyulmamış , işitilmemiş sesler duyuyordum… Hepsini seçemedim ama özellikle bir bebeğin ağladığını , yaşlı bir adamın kalın bir sesle durmadan dualar ettiğini ve cinnilerin korkunç alay edercesine birbirlerine ibrani dilinde söyledikleri şeyleri hatırlıyorum…

Söyleyebildiğim tek şey , “Allah’ım ne olursun canımı bağışla” demekti…

Gözlerimi açıp Samme’nin olduğu yöne doğru baktım…

Samme ordaydı… O güzelliğinden eser yoktu. Bütün pisliği ile bakıyordu bana… Benim suretimde olan cinni yoktu. Karanlık odadan Okan ve ailesi , annem , babam , köydeki küçük çocuk , büyüyü yapan adam ve yaşlı annesi çıkmıştı.

O sürede gözlerimi kapattığımda Samme’nin onları nasıl çıldırtıp nasıl öldürdüğünü görebiliyordum… Bu çok farklı bir şeydi.

Okan’ın nasıl intihar ettiğini… Annemin boynunun nasıl kırıldığını… Köydeki adamın nasıl çıldırıp dağlara çıktığını… Hepsini görüyordum.

Onun dilinden de söylediklerinden de anlamıyordum.

Yapabildiğim tek şey Allah’a dua etmekti…

Ayağa kalktım… Yanına gidecek cesaretim yoktu , ama kaybedecek bir şeyim de yoktu.

Ölmek belki de bu işten çıkış olacaktı…

Samme’nin ve arkasındakilerin yanına doğru yürüdüm

Bir Ademoğlu ile bir cinni karşı karşıyaydı… Cinni , Ademoğlu’na büyü ile musallat edilmişti.

Büyüyü yaptıranlar cezasını çekmişti ama masumun ne suçu vardı ?

Bunları Samme’ye o kadar çok anlatmak , nedenini dinlemek isterdim ki…

Aslında daha çok o gün Okan’ın yanına o kadar çok gitmemek isterdim ki demem gerek heralde.

Uyandığımda hastanedeydim… O geceyle ilgili de pek bir şey hatırlamıyordum.

Kapı önünde Jandarmaların konuşmalarını dinliyordum…

Bulunduğumda 2 kolum ve sağ ayak bileğim kırılmıştı… Duvarda kan izlerimin olduğu ve kan kaybımın çok yüksek olduğu söyleniyordu…

Olay yerinde herhangi bir ikinci kişinin izinin olmadığı , köyün yıllar önce terkedilmiş bir köy olduğu söyleniyordu…

Okan A*** ve ailesini , Defne A***’yı , Hoca Mahir D*** ve öz annemin öldürülme suçlarından mahkemeye çıkarılacağımı duymuştum…

Bu cinayetleri benim işlediğim söyleniyordu…

Olay yerlerinde nasıl olduysa kendime ait kıyafetler , doku ve dna örnekleri bulunmuştu…

Bunca zaman bulunamayan şeyler , o köye gittikten sonra hallolmuştu…

Sonuç olarak Doğu’da güzel bir şehirde güzel bir esir hayatı yaşıyorum… Koğuşumdan ve arkadaşlarımdan da memnunum , en azından artık arkadaşlarım var.

Ama kanıma en çok dokunan da “ANNE KATiLi” olarak içeride yatmak… Olsun…

Çanakkaleye de Bursaya da gitmeye ömrüm el vermeyecek anlaşılan… Olsun…

Doktor bey sağolsun şimdi akıl hastası olduğumu mahkemeye yutturmaya çalışıyor ama ben olacağını sanmıyorum…

He bir de olay yerinden bir bez bebek bulunmuş… Sırtında Samme yazıyor.

Hani diyorlardı ya , “ya sen onları alacaksın , ya onlar seni… ” anlaşılan kazanan ben olmuştum.

Belki hayatım mahfolmuştu ama , hayattaydım…

Umuyorum okuduğunuzda fazla ürkmezsiniz… Allah kimseye benim yaşadığım derdi yaşatmasın…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir