Cin Çıkmazı | Olaybende Cin Çıkmazı | Olaybende

Cin Çıkmazı

Anadolu’da görülen bir gelenek olarak “el vermek” günümüzde artık iyiden iyiye azalmış ve bunu yapan kişilerin sayısı iki elin parmağını geçmeyecek kadar azalmıştır.
Genellikle havas ilmi ve cinni bağlantılar ile yapılan bu ilimde tehlike yadsınamaz bir gerçektir…
Okuyacak olduğunuz yazı  Kütahyalı Marangoz Cemal Hoca’nın başından geçen olayları konu alacaktır.
2008 yılında gerçekleşen olaylar tarafımdan yazıya geçirilmiştir.
Etki altında kalacak kişilerin okumamasını tekrar tekrar belirtiyorum.
Olaylar Cemal Hoca’nın ağzından anlatılacaktır.

26 Mayıs 2008 ; Kütahya
Buralarda (Kütahya) beni pek çok kişi tanır… Yaşım bir hoca için genç olduğundan hürmet göstermeyenler de yok değil tabi. Zaman zaman şehir dışından da insanlar yardım için gelir giderdi.
Ben kendime asla “cinci hoca” denmesine izin vermedim. Allah’ın bize bahşettiği ilimleri öğrenip , uygulayıp elimizden geldiğince yardımcı oluyorduk.
26 Mayıs 2008 günü de Kütahya Ağaköy’deki babamdan kalma evde bir hasta ile uğraşıyordum… Daha küçük bir erkek çocuğuydu. Yaşı 10 , bilemedin 13 falandı.
2000 Yıl küsür yaşı olan bir cin çocuğa rahatsızlıklar vermiş , ailesi çocuğu geçe fotoğraflara uzun uzun bakıp çığlık atarken yakalıyormuş… Daha sonrasında çocuk hızlıca evin kapısından fırlayıp ormana doğru kaçıyor , 2-3 gün sonra da eve geri dönüyormuş…
Bakır bir tepsinin üstüne çocuğun kanını damlattım… Anne ve babasının eline tutuşturduğum kağıtları , işaret verdiğim zaman yakmalarını ve çocuklarını mümkün oldukça sıkı tutmalarını söyledim… Kağıtların külünü kanlı tepsiye döküp dualar okuduk… Yavru güçsüz kalıp bayıldı , biz devam ettik.
Çocuğun ailesiyle ve çocukla birlikte kendisine bulaşan mahluk-u ifrit’i çok şükür defettik…
Cinin adı Uman’dı… Söylediği tek şey , tekrar geri geleceğiydi…
Durmadan , usanmadan tekrar geleceğini belirtiyordu…
Seans bittikten sonra ailenin babası ile görüştüm…
“Oğlunuz bir süre rahat edecektir , ancak dikkatli olmakta fayda var… Ayna , fotoğraf , açık pencere gibi yerlerden uzak tutun. Gece yalnız yatırmayın” dedim ve uğurladım.
Bahçemde misafirlerim vardı… Onlar da alışmıştı bu olaylara…
Biri teyzem , diğeri teyze oğlum ve dayım bahçedeydi.
Ben aileyi uğurladıktan sonra teyzem seslendi…
Yardıma muhtaç birisinin olduğunu , eğer müsaitsem benimle görüşüp görüşemeyeceğini sormuştu.
“Allah misafirinin başımızın üstünde yeri vardır teyzem… Söyle gelsin. Başına bir baş örtüsü ayarlayın.” dedim ve beklemeye başladım.

Odamda bekliyordum… Genççe bir hanım içeri girdi. Teyzem de kendisiyle beraberdi.
Lafa ilk teyzem girdi ;
“Oğlum , bu kızımızın adı Defne… Hatırladın mı ?” dedi…
Hatırlamamıştım , ama yine de sanki tanıyormuş gibi gözüm bir yerden ısırıyor dedim… Defne konuşmuyordu.
Teyzem devam etti ;
“Küçükken hep oynar dururdunuz , babanın arkadaşı Nasuh Amca’nın kızı Defne işte.” dedi.
Hayal mayal hatırlamaya başlamıştım… Çocukluğum Bursa’da geçmişti. Defneler de bizim oralar da otururlardı… Babam , babası ile iyi arkadaştı.
Teyzem de Defne de ayakta bekliyorlardı… Buyrun geçin oturun dedim ve sorular sormaya başladım.
Defne okuyup pgibolog olmuştu… Bilgili , akıllı bir kızdı… Anlatmaya başladı.
“Kardeşimi hatırladın mı ? Sedef… ”
Sedef ondan 5-6 yaş daha küçüktü… Biz Kütahya’ya taşındığımızda daha bebekti…
Hatırladığımı söyledim.
Defne ağlamaya başladı… “Kardeşim çok kötü… Doktorlara gösterdik , ben de bir şeyler yapmaya çalıştım… Ama olmadı , düzelmedi… Beynine elektrikler verildi ama yok yok yok… ” diyip ağlamaya devam etti.
Teyzem daha fazla konuşmasına fırsat vermedi… Sarılıp teselli etti ve lafa girdi.
“Oğlum , bir haftalığına falan Bursa’ya gidip şu kıza yardımcı oluverirsin değil mi ?” dedi…
Yaşadığım evin yanında bir de çiftliğim vardı… Oranın işleri aksasın istemiyordum ama tabi ki Defne yakınımız sayılırdı.
Birer çay içip evin avlusuna çıktık… Defne’ye neler yaşadığını sordum , anlatmaya başladı.
“Sedef çok akıllı , zeki bir kızdı… Üniversiteye yeni başlamıştı… Babam rahmetli olduktan sonra annem , ben ve Sedef hep üç kadın olarak yaşadık… Ama Sedef bir gün arkadaşlarıyla ayrı eve çıkmak istediğini söyledi… Değişik arkadaşları vardı.
Bir gece saat 2-3 gibi evimizin zili çaldı… Güvenlik kamerasından baktım , gelen Sedef’ti… Garip yürüyordu.
Kapıyı çaldı , açtığımda üstünün başının kan olduğunu , ellerinin çiziklerle dolu olduğunu gördüm… Yüzünde “bana yardım edin” der gibi bir ifade vardı… Bir şey demeden olduğu yere yığıldı… Annem çığlık çığlığa Sedef’i kaldırıp hastaneye zütürdü… Ben de Sedef’in evine doğru yola çıktım…
Kapıyı çaldım , kimse açmadı… Bendeki anahtar ile kapıyı açıp mutfağa yöneldim… Ev arkadaşı Neşe’yi bıçaklamıştı… Ne yapacağımı bilemedim , polisi aradım. Neşe’nin yarası derin değildi… Bin bir rica ve para karşılığı şikayet etmesini engelledik…
Ama anlamamıştık , Sedef neden böyle bir şey yapmış olabilirdi ki ? Neşe’ye sorduğumuzda cevaplamak istemedi… Biz de üstelemedik… ”
Sedef’e sorup sormadıklarını sordum… Sorduklarını , ancak Sedef’in bu konu açıldığında ağlamaya başladığı , nefes almakta zorlandığını söyledi…
Çaylarımızı içtikten sonra teyzeme Defne’ye yatacak bir oda vermesini , sabah da yola çıkacağımızı söyledim.
Teyzem ve teyze oğlum benle birlikte kalıp yaşarlardı… Dayımın da evi yakınlardaydı.
Gece olunca herkes odasına çekilmişti… Defne’ye kendi odamı vermiştim… Misafir odasındaki divan pek rahat değildi.
Bizim oralarda geceler sessiz ,sakin geçerdi… Sokaktan gelecek bir konuşma sesi bile net olarak duyulurdu.
Gecenin sessizliğini yan odadan gelen çığlık sesi bozdu… Benim odamdan geliyordu.Çığlık atan Defne’ydi.
Kapıyı tıklattım , ses vermedi… Ancak nefes alıp verişini hissediyordum.
Teyzem ve teyze oğlum da yanıma geldiler… Teyzeme içeri girmesini söyledim.
Teyzem girdi , ve geri çıktı… “Yok bir şey evladım , uyuyo kız” dedi…
Çığlık sesini  duyup duymadıklarını , eğer duymadılarsa onların niye uyandığını sordum.
Sesi duyduklarını ama sokaktan geldiğini söylediler…
Köylük alanda bu saatte kadınların sokakta olması görülmüş şey değildi… Ama yine de fazla üstelemek istemedim… Neyse , Allah rahatlık versin dedim ve uyumaya devam ettik.
Sabah olmuştu… Teyzem avluda kahvaltıyı hazırlamış  , teyze oğlum çiftlikten taze yumurta ve süt getirmişti.
Defne de uyanmıştı… Dün gece rahat bir uyku geçirip geçirmediğini sordum..Çok teşekkür edip , rahat uyuduğunu söyledi.
O aşağı inip avluya oturmuştu , ben de Defne’nin çıkmasını fırsat bilip odama girdim ve eşyalarımı hazırlamaya başladım.
O an Defne’nin kolyesi dikkatimi çekti… Babil’den kalma Iran’lı alimlerin kullandığı Şah Süleymanın sembolize edildiği bir kolyeydi… Kolyeyi yerine bıraktım , bavullarımla birlikte aşağıya indim.
Kahvaltı edildi , ortalık toplandı.
Teyzemle ve teyze oğlumla vedalaşıp , Defne’nin arabasına bindik… Kütahya’dan Bursa’ya gitmek epey yakındı.
Defne konuşmaya başladı… “Peki sen nerden öğrendin bu işi ?” dedi…
“Ben babamdan el aldım… ” dedim…
Defne bu konulara az-çok ilgi duyar gibiydi.
“Beni yanlış anlamanı istemem ama ben bu olayları biraz pgibolojik görüyorum” dedi.
“Eğer pgibolojikse kardeşini neden iyileştiremedin ?” diye sordum.
“Bilmiyorum.” dedi…
Yakınlarda bir yerde durması gerektiğini söyledim. Nedenini sordu… Bir merhem yapmamız gerektiğini ve bunun için dağ çiçekleri ve ısırgan otuna ihtiyacımız olduğunu söyledim.
“E , aktardan alabilirdik.” dedi.
Isırgan otunu eğer bir cinle telapatiye geçme yolunda bir merhemde kullanacaksanız , otun sizi ısırmasına izin vereceksiniz… Sadece insanın canına , can değdiren şeyler bu işte işe yarar.
Arabayı yol üzerinde sağa çektik… Defne arabanın önünde telefonla konuşuyordu , ben de çiçek topluyordum.
Eğer biraz daha sabrederse öğle namazını da kılmak istediğimi söyledim , sorun olmadığını söyledi.
Bütün bu görevleri hallettikten sonra tekrar yola koyulduk.


Öğlen saatlerinde yolculuk bitmişti… Bursa’da Zeytinbağı denen bir sahil ilçesindeydik. Genelde kışları ve bahar ayları boş oluyordu.
Bir uçurumun uçunda yerleşkeleri bulunan bir beldede genelde yazlıkçı insanlar yaşardı.
Defne’ye annesinin ve kardeşinin saat kaçta eve gelebileceklerini sordum… Bugünü hastanede geçireceklerini , akşam eve döneceklerini söyledi.
Arabayla sahile doğru indik , Defne bagajdan 2 tane katlanır sandalye çıkardı… O denize bakıp sigarasını içiyordu.
Ben de bilgi almaya çalışıyordum.
“Ailenizin düşmanı , hasmı kişiler var mı ?” diye sordum… Öyle birisinin olmasının mümkün olmadığını söyledi… “Biz dış dünyaya kapalı bir aileyiz… Bizi burda bile tanıyan insan yoktur.” dedi.
Kendi içinde bir aile oldukları belli oluyordu zaten… Evleri bir yalıyı andırıyordu…
Hava kararmıştı , etrafta fazla insan yoktu… O sırada bayırdan aşağı inen bir arabanın farını gördüm… Bu araba sizin olabilir mi Defne dedim… Evet onlar dedi.
Araba yanaştı… Annesi ve Sedef arabadan indiler…
Kız bembeyazdı… Gözleri anlamsız bakıyordu… Hepsiyle teker teker tokalaştıktan sonra Defne , Sedef’in koluna girdi ve onu yukarı çıkardı.
Ben annesiyle aşağıda kalmıştım… “Seni hatırlıyorum , demek büyüdün ve bu işlerde uzmanlaştın… ” dedi.
Gülümsedim… “Bize yardımcı ol evladım , lütfen.” dedi… Elimden geleni yapacağımı söyledim.
Defne , Sedef’i odasına bıraktıktan sonra yanımıza indi… Henüz eve girmemiştim.
O sırada Sedef’in odasına baktım , pencereden bana nefret dolu bakıyordu… Görmezden geliyordum… Ailesinin farketmesini istemezdim.
Ben ona bakmadıkça o daha da sinirleniyor , cama vuruyordu… Sesi duyuyordum , o cama vurdukça sanki beynime cam kırıkları batıyor gibi hissediyordum ama belli edemezdim.
“Dilerseniz içeri geçelim” dedi annesi ve eve girdik…
Evin her yerinde bir kağıda yazılmış dualar , tesbihler , nazar boncukları vardı…
Salondaki koltuklara oturduk ve konuşmaya başladık…

Annesi anlatmaya başladı…
“Son bir aydır başımıza gelenler bizi mahfetti… Benim kızım buraların en güzel kızıdır. Herkes onu oğluna almak için sıraya girerdi… Ama o bu evden gitti gideli değişti… Bambaşka biri oldu… Sonra arkadaşını bıçakladı… Doktorlara zütürdük , pgibologları eve çağırdık ama düzelmedi.” dedi.
“Peki bunlar olurken hiç sıra dışı bir şey oldu mu ?” diye sordum.
Annesi düşündü ve vücudunun belli yerlerinde sanki dayak yemişçesine izler olduğunu söyledi… Tırnaklarının arasında sürekli çamur ve pislik çıktığını fakat odasının kapısını kilitledikleri için bunun mümkün olmadığını söyledi.
Durum az çok anlaşılmıştı… Defne daha sonra yanıma oturdu ;
“Bak Cemal sana gerçekten güvenebilir miyiz ?” dedi… Başımı sallayıp evet dedim.
Annesine CD’yi getirmesini söyledi… “Bu neyin CD’sidir ?” dedim.
Sedef’in öğrenci evinin kamera kaydı olduğunu söylediler… Görüntüleri binbir zorlukla aldıklarını , ev arkadaşı Neşe’nin ilerde şantaj yapmaması için sadece tek bir kopyaya düşürdüklerini söylediler.
Görüntüyü izlemek üzere çalışma odasına geçtik… Görüntüler ürkütücüydü.

Mutfakta çekilen görüntülerdi… Başta ortalıkta hiç bir şey yoktu… Daha sonra Sedef buzdolabını açıp sürahiyi çıkarıyor , kendisine bir bardak su koyuyor.
Sürahiyi yerine koymak için tekrar buzdolabının kapısını açınca duraksıyor… Buzdolabının yanında olan pencerenin önüne gidiyor.Bir süre pencereye anlamsızca bakıyor (01:22 den 01:36’ya kadar)
Daha sonra önce elindeki cam sürahi yere düşüyor… Bununla eş zamanlı olarak sürahinin yere düşmesiyle baktığı pencerenin camı patlıyor.
Bu sesler üzerine Neşe mutafağa geliyor… Sedef’i cam kırıklarına basmaması için geri çekmeye çalışıyor ve Sedef onu yere ittirip çekmeden aldığı bıçakla arkadaşını bıçaklıyor… Aralarında bir süre itişme geçiyor.
Neşe hareketsiz kalınca Sedef kapıyı kapatıp koşmaya başlıyor…
“Peki Sedef’in evi , sizin evinize yakın mıydı ?” diye sordum.
Aralarının en az yarım saat olduğunu söylediler… Eve yürüyerek geldiğini söylüyorlardı. Ancak yarım saatlik bir yolu o halde yürümesi , üstelik gece vakti imkansızdı.
Bu işin içinde bir iş vardı fakat söylemek istemiyordum…
Defne’ye topladığım çiçek ve otları getirmesini , annesine de evdeki bütün pencere ve kapıları kapatmasını söyledim.
Öncelikle ona bunu yapan şerlinin ne istediğini öğrenmeliydik…
Bütün dediklerim yapıldıktan sonra Sedef’in odasına çıktık.

Kapının kilidi açıldı , Sedef yatağına oturmuş bizi bekliyordu… Az önce pencereden bakan kötü bakışlı kız gitmiş yerine melek gibi bir insan gelmişti sanki.
“Sedefcim , bak sana yardım edebilmek için burdayız… Ne olduğunu anlat bize.” dedim…
Annesine ve ablasına baktı… Onlar da onay verirmiş gibi başını sallayınca konuşmaya başladı.
“Önce geceleri kabus görerek başladı… Hep aynı kabusu görüyordum… Uçurumun uçunda kendimi görüyordum. Sanki benden 2 tane varmış gibi… Aşağı atlamayayım diye kendimi tutmaya gidiyorum… Tutuyorum , başını çeviriyor… Onu görüyorum… ” Sedef ağlaya ağlaya anlatmaya devam ediyordu… O anlattıkça annesi ve ablası da ağlıyordu…
“Sonra birlikte uçurumdan aşağıya doğru düşüyorduk… Önce ben düşüyordum… Ölüyordum ama yine de görüyordum. Başımın ucunda bana bakıp gülüyordu… Dişleri çok kirli , gözleri çok korkunç… ”
Peki bu olanlardan sonra neler yaşadığını sordum. Gece yatağında yatarken evin içinde anlamsız çıtırtıların geldiğini söyledi… Günler geçtikçe bu çıtırtı seslerinin arttığını söyledi… “Bir evde neden durduk yere çıtırtı çıkar ki ?” diyordu , haklıydı.
Daha sonra bu çıtırtı seslerinin konuşma seslerine döndüğünü söyledi… Gece uyurken yatağının yanındaki pencerenin tıklatıldığını , kapısının sanki zorlanıyormuşcasına sesler çıkardığını söyledi…
“Peki o gece , Neşe’ye saldırmadan önce neler oldu ?” diye sordum… Tanımadığı ve korkunç bir sesin ona sürekli “Kaç bu evden” dediğini söyledi.
Durum az çok belli olmuş gibiydi , annesinden hazırladığımız merhemi vermesini söyledim.
Yazdığım sure  ve duaları okumalarını , ayna ve cam yüzeyleri bezle kapatmaları gerektiğini…
Bütün bunlar halledildikten sonra merhemi elime döküp Sedef’e koklattım… Koklamasıyla beraber saldırması bir oldu…
Yine o kız olmuştu… Tırnakları etimi koparır gibiydi , kolumu sıkıyordu…
Annesi ve ablası sureleri okumaya devam ediyordu.
“Deccur , ne velhime deccur” diye bağrıyordu… Ibrani dilinde konuşuyordu…
Musabbar kabilesinden olduğu aşikardı…
O kolumu sıktıkça ben tüpte kalan merhemi üstüne dökmeye çalışıyordum , daha sonra bitkin düşüp yatağına yığıldı…
Annesi ve ablası ağlaya ağlaya duaları okumaya devam ediyordu…
Sedef’in burnundan ve ağzından kan geliyordu , seansı bölmemiz gerekti…
Defne’ye dönüp “Git kardeşini yıka” dedim… Hızlıca alt kata indim.
Annesi de peşimden geliyordu…
“Ne oldu kızıma ?” diye sordu… “Kızınızın bedenine giren cin çok tehlikeli… Onunla konuşmam gerek.” dedim…
Bana boş evin en az kullanılan odasının hangisi olduğunu söylemesini istedim.
Çatı katındaki kilere uzun zamandır kimsenin girmediğini söyledi… Hızlıca oraya çıktım.
Dedikleri gibi burası uzun zamandır boştu… Cinler boş yerleri mesken edinir.
Duvarda gölgeler çok hareketliydi… Odanın orta yerine çöküp , dua okumaya başladım…
Defne kapının önündeydi , o da bu olanları izliyordu… Bir cini çağırdığınızda her zaman geleceği söz konusu olmaz.. Başarısız bir çağırmadan sonra alt kata indim…
Sedef’i odasına çıkarmış ve iyice yıkamışlardı.
“Bu gece Sedef’i dinlendirelim , yarın devam edeceğiz.” dedim… Saat geç olmuştu , kalacağım odayı gösterdiler ve yerime çekildim…
O sırada ilim kitaplarına ve daha önce başıma gelen vakaların kaydının olduğu dosyama baktım.
Böylesi bir şerliyle ilk kez karşılaşmıştım…

Gece herkes uykusuna çekilmişti ama benim gözüme uyku girmiyordu… O şey her ne ise buralardaydı , varlığını hissedebilirsiniz… Bir cinin yakınlarınızda olup olmadığı zaman zaman oldukça kolay anlaşılır…
Evde anlamsız sesler duyuyordum… Sanki eşyalar kıpırdıyor gibi… Cinlerin enerjisi ve kuvveti vardı… Objelere dokunmayı severler.
Sanki odanın içinde birisinin beni izlediğini hissediyor gibiydim… Odadan dışarı çıktım.
Evin içinde 1-2 tur attıktan sonra bahçedeki tuvalete doğru yürüdüm.
Eve bir de dışardan bakmak istedim… Baktığımda gördüğüm manzara yine aynıydı…
Pencerenin önünde bana kin ve nefret dolu gözleriyle bakan Sedef’i gördüm… Başımı başka bir yöne çevirdim… Tekrar sinirlenmişti , hızlıca cama vurdu.
Bu sefer vazgeçip , gözlerine doğru baktım… Sedef’in gözleri değildi… O , her ne ise yine Sedef’le uğraşıyordu. Camları patlarcasına yumrukluyordu , sesleri duymuş olacak ki Defne’nin odasının lambası yandı… Yanıma doğru gelmeye başladı , o yanıma geldikçe pencere önündeki şerli geri adımlar atıyordu , sonrasında gözden kayboldu.
“Ne oldu ? Uyku tutmadı mı ?” dedi… Gülümsedim.
“Yine vuruyor değil mi camlara ?” dedi… “Sık sık yapar mı ?” dedim… Eğer o her ne ise kardeşini bu evden çıkarmak istediğini , Sedef’i hastaneye zütürürken bile korktuklarını söyledi…
Bu sorunların hepsinin geçeceğini söyledim… Defne yine sigarasını yakıp eve baktı.
“Onu öldürecek misin ?” dedi… “Cini mi ?” diye sordum… Evet dedi.
“Bir cini öldürmek Allah katında bir insanı öldürmek gibidir… Ayrıca onun da bir ailesi var… Bu bir kan davası gibi nesilden nesile gider.” dedim.
Sustu… Havanın aydınlanmasına az kalmıştı , sabah ezanı okunmuştu…
Bu dakikadan sonra o şerli , Sedef’i bir nebze de olsa rahat bırakırdı… Defne 1-2 saat uyumaya , ben de namaz kılıp kitap okumak üzere odalarımıza gittik.

Odama girdiğimde işler biraz farklıydı… Odada bulunan 2 tablodan 2’si de duvarda ters çevrilmişti , tabloların arkası gözüküyordu.
Masaya bıraktığım Havas kitabımın da  26 , 126 , 226 ve 326. sayfaları koparılmıştı… Bu olaydan ne evdekilere , ne de başka birisine bahsettim. Onları korkutup endişe vermek istemiyordum.
Bunu yapan her kimse belli ki birisinin suretinde değil , kendi varlığıyla yapmıştı.
Bu ev iman yönünden zayıf bir evdi… Kimsenin günahıne girilmez fakat hissedilenler o yöndeydi.
Kitabımı kaldırdım , tabloları düzelttim ve kıbleye dönüp namaza durdum… Her okuduğum duada evin karşısındaki ağaçlardan homurdanmalar , çığlıklar geliyor gibiydi…
Açık olan penceremden bu sesleri çok net duyuyordum… Cinler yatsı ve sabah ezanları arası evin içindediler… Bu vakitlerden sonra ise evin içine girmeleri zordur , dışardan vesvese verirler… Pencereyi açık unutmak o an benim hatamdı…
Ben namazıma devam ediyordum , ben devam ettikçe penceremden içeriye taşlar fırlatılıyordu… Bunları yapan onlardı.
Alnımda küçük bir yarık , kafamda bir şişlik vardı… Namazıma devam ettik , alnımdan akan kanı seccadede görebiliyordum…
Bitirdikten sonra pencereyi kapattım , bu orman pek tekin değildi… O sırada Defne kapıyı tıklattı… “Alnınıza ne oldu ?” diye telaşlı bir sesle bağırdı.
“Telaş yapmayın , yatağın köşesine çarptım dengemi kaybedip” diyip geçiştirdim…
Elimi yüzümü yıkamak üzere evin içindeki tuvalete gittim… Yine yapmamam gereken bir acemilik yapıp aynaya baktım…
Şerlilerin akıttığı kan onları kudurtur , azdırır… Aynaya uzun uzun bakakaldıktan sonra Sedef’in yüzünün belirdiğini hatırlıyorum… Sonrasında fenalaşmıştım zaten… Buraları pek fazla hatırlamıyorum ama bu evde bu kadar çok ayna olması beni rahatsız ediyordu.
5-10 Dakika kendime gelmeye çalıştıktan sonra kahvaltıya indim… Sedef için odasına bir tepsi hazırlanmıştı…
Annesi konuya girdi ;
“Bu akşam için neler yapılacak ?” diye sordu… “Allah’a sığınıp elimizden geleni yapıcaz , kızımız sağlığına kavuşsun artık” dedim…
Umut verici konuşmak istiyordum ama Sedef’in durumu çok ilerideydi…

Kahvaltı ederken Defne de geldi , Sedef’e yemeğini verdiğini söyledi… Durumunun daha iyi olduğunu söyledi…
“Gündüzleri hep iyi , geceleri bambaşka birisi o… ” dedi annesi…
Defnenin elinde 4 yaprak kağıt vardı… Ben sormadan o söyledi…
“Bunları merdivenlerde buldum… ” dedi.
Kağıtları alıp baktım… Bunlar Havas kitabımdan koparılan 26 , 126 , 226 , 326. sayfalardı… Üstünde kandan bir yazı vardı.
Defne ve annesi korkarak bakıyorlardı… Bu dört kelime de Ibrani dilinde yazılmıştı…
Cinler kendi alemlerinde insanlardan “Çamur” diye söz eder…
26.Sayfanın üstünde “Minneş ey tem dehul” yazıyordu. (Evine dön çamur)
126.Sayfada üstünde “El hak vella disti” (Buranın Allah’ı benim)
226.Sayfanın üstünde Ibrani alfabesiyle Defne.
326.Sayfanın üstünde ise annesinin adı olan Ayşe yazıyordu…
Onlara bunların anldıbını söylemedim… “Bilmiyorum” deyip geçiştirdim.
Daha sonra telefonla hocalarımdan birisi olan Abidin Hocamı aradım… Kendisine 26 , 126 , 226 ve 326 sayılarının anldıbını sordum… Geri dönüş yapmasını bekledim…
Bütün bunlar olurken evde büyük bir sessizlik vardı… Akşamki yapacağım cin ile konuşma seansı öncesi son kez Sedef’in durumuna bakmak için yanına çıktım…
Parmaklarının arasında kan izleri vardı… Kolunu açtım , taze bir yara vardı.
Belli ki kağıdın üstündeki kanlar ona aitti… Odasının perdelerini ve aynalarını kapatıp aşağıya inmek üzere merdivenlere gittim… O an telefonumun Sedef’in odasına kaldığı aklıma geldi.
Odaya geldiğimde kapattığım tablolar yine eski halini almış , aynalar açılmış , camlar sonuna dek çekilmişti…
Odadan çıkarken Sedef “Mennühüme” (Korkmuyorum) diyordu… Bir şey demeden aşağıya indim… O sırada telefonum çaldı , arayan Abidin Hocamdı.

“Bu sayıların bir anlamı var… Şimdi aç kulağını beni iyice dinle.” dedi…
Odaya geçip bir sandalyeye oturdum ve hocanın dediklerini dinlemeye başladım… Bu sayıların bir büyüde kullanılan sayılar olduğunu söyledi. Söylenen o ki Dört torun/babaanne soyu geçtikten sonra bu büyü ortaya çıkarmış.
Şöyle ki en küçük torun 26 , en büyük torun 326 yaşlarına erdiğinde bu büyü etkinliğini gösterirmiş…
Defne 26 yaşındaydı , eğer bu durum gerçek olsa büyü ona yapılırdı diye düşündüm… Bunu hocaya sorduğumdaysa
“Musabbar kabileleri önce aile fertlerinden intikam alır , kurban en son can veren olur.” dedi.
Defne’nin yaşının 26 olduğunu biliyordum… Telefonu kapatıp salona gittim… Annesinden , kayınvalidesinin bugün hayatta olsa kaç yaşında olacağını sordum.
Epey bir süre düşünüp hesap yaptıktan sonra sonuç ortaya çıkmıştı… Defne’nin babası ailenin en küçüğüydü. Haliyle Defne ve babannesi arasında büyük bir yaş farkı vardı…
Hesaplamalardan sonra sonuç 126 çıkmıştı…
Belli ki aileyi yakından tanıyan birisi onlara bu büyüyü yapmıştı… Onlara durumu izah ettim…
“Çevremizde bunu yapacak kimse yok , biz yalnız bir aileyiz” dediler fakat bu öğrenilmeliydi…
Gece yapacağım şerliyle telepati seansından önce namazımı kıldım ve ritüel odasına girdim…
Önümde bakır bir tepsi ile sıcak su… Çay bardağının ortasına dikilmiş bir mumu tepsinin ortasına bıraktım… Daha sonra ılık suyu tepsiye döktüm…
Onunla konuşacaktım… O da benimle konuşacaktı… Avuç içime attığım kegibten yarım bardağa yakın kan çıkardım ve sonra elimi sardım… Kanlı bardağın yanına boş bir sayfa koydum.
Kan onun mürekkebi , kağıt itirafnamesi olacaktı… Cinler insanlara yalan söyleyen varlıklar değillerdir…
Bütün her şeyi hazırladıktan sonra dualar okumaya başladım… Duaya başlamamla kağıda hızlıca kanımdan bir yazı yazıldı.
“Mülheyne Rabb i den sevilhe” (Rabbin seni burda koruyabilecek mi ?)

Musabbar Cinleri tehlikeli olabilecek cinlerdi… Niyetinin ne olduğunu da zaten kağıda yazmıştı.
Ancak nedenini bilmek önemliydi , bu bir büyü müydü ? Yoksa bir cinin nefsine yenik düşüp genç bir kıza musallat olması mıydı ?
26 , 126 , 226 ve 326 Sayılarına göre büyü olması gerekliydi.
Bakır tepsiye tırnaklarını sürdükçe odanın içindeki enerji artıyordu… Mumun ateşi sanki yüzümü yakacak gibiydi.
Kağıttaki yazılar silinmişti… Arapça söylediğim şeylere tepki vermemişti. Sadece okuduğum dualardan rahatsızdı.
Daha sonra Ibranice konuşmaya ve üflemeye başladım.
“Cevhene mekrem” (Ne istiyorsun ?) diye sordum.
Kafamı kağıda çevirdim… Ağır ağır bir şekilde yazı belirmeye başladı.
“Deccur” (intikam) yazıyordu…
Kağıttaki yazılar silinince tekrar sordum ;
“Cevhenere mike” (Neredesin ?)
Kağıtta evin şekli belirmişti… Adeta kandan bir harita çizilmiş gibiydi…
Evin , bahçenin , sahilin ve ormanın belli yerlerine 4 tane nokta bıraktı.
Bu noktaların üzerinde “26 , 126 , 226 ve 326” yazıyordu…
26 Yazılı noktanın bulunduğu yerde Sedef’in odası vardı… Daha sonrasını hatırlamıyorum… Uyandığımda harita sağlam bir şekilde duruyordu…
Haritayı alıp Ayşe hanım ve Defne ile aşağıya indim… Haritayı gösterdim ve noktalı yerlere gitmemiz gerek dedim.
Başta sıcak bakmadılar… Bana ve cinlere karşı hala şüpheleri var gibiydi.
“Kızınızın iyi olmasını istiyor musunuz ?” diye sordum… Ve Sedef’in odasına doğru yöneldik.

Kan izlerinden yapılmış olan haritaya göre 4 tane işaretli nokta vardı… Bize en yakın olan ve ilk nokta olan 26 noktası Sedef’in odasıydı.
Odaya girdiğimde Sedef yatağındaydı ve normal gözüküyordu… Defne ve annesi de yanımızdaydı.
Bu oda hakkında bilgi almam gerekiyordu… Soracağım sorulara sadece Sedef’in cevap vermesini istedim… Ve sormaya başladım.
Sormadan önce ellerinden birisine hazırladığım merhemi sürdüm… “Eğer kötü bir şey olursa , rahatsız olursan o merhemi kokla” dedim.
Diğer eline de Ibranice Şah Süleyman Suresini yazdım…
Söylediklerimi harfiyen tekrarlamasını istedim… Başını salladı , gözleri dolu doluydu…
“Sana rahatsızlık veren şeyin adı Deccur mu ?” diye sordum…
Sadece başını onaylar gibi salladı ve ağlamaya devam ediyordu.
“Şu an burda mı ?” dedim… Yine onayladı.
“Nerde ?” diye sordum…
Gözleriyle aynaya bakıyordu… Annesi ve ablası da cama doğru dönecekken onları uyardım…
“Sakın bakmayın… Şerli onun içinde saklanıyor… Yaklaşmayın yüzünüz paramparça olur” dedim…
“Sedef’cim , korkacağın bir şey yok… Şimdi yavaşca eline yazdığın sureyi oku” dedim…
Sedef okumaya başladı… Karşıdaki ayna büyük bir sesle patladı… Duvarda 26 sayısı yazıyordu…
Annesi ve ablası iyice korkmuştu… Sedef onun hala burada olduğunu söylüyordu…
Annesinden duvarı oymak için kullanacağımız bir şey getirmesini istedim…
Onlar eşya almaya giderken bir yandan da Sedef ile ilgileniyordum… Odanın içinde belli noktalara bakıp duruyordu…
“O burda… Yanı başımızda… ” diyordu…
O sırada annesi ve ablası geldi… Duvarı hızlıca oymaya başladık…

Duvarı oymaya başladık… Duvardaki 26 sayısının olduğu yerde büyük bir ton farkı vardı… Duvarın sonradan kapatıldığını kanıtlar nitelikteydi…
2-3 Tane sıralı tuğlayı kırdıktan sonra belli olmuştu , duvarın içinden insan bedeni şeklinde kesilmiş bir kağıt vardı… Etrafında “Meccu dem Musabbar” yazıyordu… Bunun anlamı kötüydü… Bu bi insanın , bi insan için dileyeceği en kötü şeylerden birisiydi…
Kağıdın arka sayfasında kocaman bir şekilde Sedef yazıyordu…
“Kızınıza büyü yapılmış… ” dedim… Anne ve abla fenalaşmıştı… Sedef anlamsızca bakıyordu…
Bu yazının ne anlama geldiğini sordu…
“Senin duyduğun ses , bir erkek sesi mi ?” diye sordum… Evet demişti…
Ona bu kötülüğü yapan her kimse , Musabbar’ı Sedef’e musallat etmişti… Bu büyüyü yapan her kimse hem Deccur’un , hem Sedef’in hayatını mahfetmişti… Cinler büyü ile musallat oldukları insanlara acı çektirdiği zaman kendileri de ızdırap duyarlar…
“Meccu dem Musabbar” kelimesi ise tehlikeliydi… Gözümle dahi bakmamaya çalışıyordum…
Çantama bu kağıdı atıp , Sedef’e iyice yıkanmasını ve sabah ezanına kadar uyumaması gerektiğini söyledim…
Annesi ve ablası onu banyoya zütürürken ben de en alt kata inip düşünmeye başladım.
126 , 226 ve 326. Noktalara bakmak için saat çok geçti…

Düşünüyordum… Pekala bu büyü yapılmış olsa bile bir cin tarafından bana neden ipucu verilmiş olabilirdi ki ? Acaba Deccur denen cinni de mi ızdırap içindeydi ?
Yoksa bu noktalarda tuzaklar vardı ve beni ölüme mi zütürmek istiyordu ?
Büyük bir kumarın içinde olduğumu biliyordum…
Sedef , Defne ve anneleri Ayşe hanım farklı bir odada uyuyorlardı… Sedef’in odasını değiştirmiştik , büyüsel metaryallerin olduğu bir yerde yatmaması gerekirdi.
Saatler ilerlemişti… Yatsı ezanı okunmuştu… Namazı kıldıktan sonra evin tüm pencere ve kapılarını dualar okuyarak kapattım…
Musabbar Cin Kabilesi ve Deccur eve doluşmaya başlayacaktı… Sabah ezanına kadar rahat olamazdık…
Odama gitmeden önce son kez kapılarını tıklattım , üçü de oturmuş sohbet ediyorlardı… Komik şeylerden bahsettikleri belliydi , Sedef gülümsüyordu.
Onun gülümsemesi bizi de mutlu ediyordu…
Ben de bana ayırdıkları odaya girdim… Odaya girdim fakat bir terslik vardı…
Pencere kenarındaydı , dışarı bakıyordu… Benim kıyafetlerim , benim saçlarım , benim tenimdi… Bu bendim…
Bilmiyorum hiç yaşadınız mı fakat bir insanın kendisini başkasının gözüyle görmesi dünyanın en korkunç şeylerinden birisiydi…
Ağır ağır kafasını bana doğru döndürdü… Suratı çok karanlık ve öfke doluydu…
“El hak” dedi… Bedenim kaskatı kesilmişti… Duvarın içinden geçip ormana doğru gidişini izledim , durdum…
Bir cinin başka birisinin suretinde gördüğüm çok oldu , fakat ilk kez kendi suretimde görüyordum…
Hiç bir şey yapmadım… Bu olanlar benim ilmimin üstündeydi fakat geri dönemezdim…
Elimi yüzümü yıkamak için banyoya çıktım…

Elimi yüzümü yıkadım… Olabildiğince soğuk suyu yüzüme vurdum ve aynaya baktım…
Farklı bakışlar , farklı bir surat vardı sanki… Ben aynaya endişeyle baktığıma eminken aynadaki her neyse gülüyordu…
Cinler tuvalet ve lavaboları kendilerine mesken edinen ve uçkurlarına yenik düştükleri için insanlar fark etmeden onlarla cinsel birliktelik yaşamaya çalışan canlılardır…
Banyoda kahkaha sesleri de duymaya başlayınca burda daha fazla durmayıp sabah ezanını beklemem gerektiğini farkettim ve aşağıya indim… Sedef , Defne ve annesinin sesi kesilmiş gibiydi…
Kapılarını açmaya çekindim , 2 kere tıklattım herhangi bir ses gelmemişti.
Salona gittim baktım , bahçeye baktım her yer sakindi… O sırada tekrar kafam Sedef’in odasının olduğu yere takıldı…
Sedef yine penceredeydi… Bana düşmanca ve kinli bir şekilde bakıyordu…
Camlara yine vurdu… Bu sefer farklıydı… O cama vurdukça sanki ev yerinden sallanıyordu… O cama vurdukça sanki beynimde cam kırıkları saplanıyordu…
Alel acele eve girdim de Sedef’in odasına çıktım… Annesini ve Defne’yi bir köşeye fırlatmış , karşımdaydı…
“Hele derruh Rabb” (Rabbin seni terk etti) diyordu… Gülerek ve kahkaha atarak bunu söylüyordu…
Ardı arkasına F*** N*** K*** dualarını okuyup , okudukça tokat atıyordum… Ben vurdukça biraz daha güç kaybediyor , biraz daha güçsüz kalıyordu ve nihayetinde bitkin düşmüştü…
Baygın halde tekrar alt kata indirdim ve annesi ile ablasına bu işin artık çığrından çıktığını söyledim…
“Deccur’u öldürmeliyiz… ”

Ama ondan önce noktalı yerleri tekrar kazmak gerekmekteydi… Annesine haritayı gösterip 126 , 226 ve 326 noktalı yerlerin nerede bulunduğunu sordum…
126 Numara evin bahçesindeki kuyuyu gösteriyordu… 226 Numara sahildeki büyük kayanın dibiydi… 326 Numara ise ormanda bir noktaydı ve en zoru da buydu…
“Sabah olana dek Deccur evde duracak… Gücünü toplar ve Sedef’i tekrar rahatsız ederse kullandığım merhemi koklatın… Sedef’i bayıltacaktır.” dedim.
Defne kardeşinin yanında kalıyordu… Ben ise annesi ile kuyu tarafına gidiyordum…
Bu kuyunun yıllar önce kapatıldığını artık su çıkmadığını söyledi… Yine de bakmakta fayda var dedim…
Belime geçirdiğim halatla kuyu dibine inmeye başladım… Çok yüksek bir kuyu değildi zaten… Nihayetinde zemine inmiştim…
Çok kötü , tarifsiz derecede kötü bir koku hakimdi.

Kuyunun dibine beyaz bir kefen benzeri beze sarılmış yumurtalar vardı… Çürümüş yumurtalardı , hepsi birbirinden farklıydı…
Ve hiç biri birbirinin aynısı değildi… Farklı hayvanlardan toplanmış yumurtalar ve üstlerine Ibrani dilinde yazılmış “Zem cinn” (Uyan cin) yazıyordu…
Numaralı yerlerin hepsinden büyüsel bir metaryel çıkıyordu… Bütün yumurtalarda aynı yazı vardı.
Ayşe Hanımın sarkıttığı sepete yumurtaları ve kefen benzeri bezi de koyup yukarı doğru tırmandım.
Annesi iyiden iyiye şaşırmıştı… Zavallı kadın ağlamaktan bir hal olmuştu.
“Kim hoca kim ? Kızıma bunu yapan kim ?” diye ağlıyordu…
“Öğrenecez , şafak söküyor sabah ezanı birazdan okunur… Siz gidip ailece güzel bir uyku çekersiniz… Ben de sahildeki kayaya ve ormandaki alana giderim.” dedim…
Tamam der gibi başını salladı… Verdiğim yumurtaları , Sedef’in odasında bulunan insan şekilli kağıdın yanına bırakmalarını söyledim…
Hepsini bir aradayken yok edecektim… Anneleri ağır ağır eve gidiyordu… Ben de sahildeki büyük kayaya doğru yürüdüm…
Bana söylemeyi unutmuşlardı sanırım… Bu kaya büyük ihtimal dilek ağacı gibisinden kullanılan bir şeydi…
Etrafında farklı farklı renk renk ipler vardı… Sorun teşkil eden bir şey yok gibiydi…
Üzerinde çok masum istekler vardı… Bigiblet yazanlar , ateri yazanlar , ayakkabı yazanlar…
Haritaya bakıp kayanın dibindeki yosunlu bölgeyi kazmaya başladım…

Uzun bi süre kazdım , neredeyse su seviyesine kadar kazdım fakat herhangi bir şey çıkmamıştı… O sırada gözüm kayaya sanki bir hilti ile kazınmış 226 Sayısına ve önünde sallanıp duran anahtara takıldı…
Kazmak değil , daha dikkatli bakmak gerekiyordu anlaşılan… Anahtarı aldım… Fakat bu anahtar neye yarayacaktı ? Eski bir anahtardı.
Belli ne işe yarayacağı 326. nokta da belli olacaktı…
Sahilden eve yürüyüp kahvaltı edecektim… Kahvaltıdan sonra da ormana gitmeyi düşünüyordum… Hızlıca eve gittim , herkes kahvaltıya oturmuştu.
Sedef dün gece yaşadıklarını hatırlamıyor gibiydi adeta… O an günlerce eve hiç kimsenin uğramaması aklıma geldi…
“Buralarda komşuluk pek yok heralde.” dedim sofrada… Kimse cevap vermedi… Sedef atıldı cümleye… Artık kahvaltıda o da bizimleydi.
“Evet , buranın insanı biraz gariptir… ” dedi…
Gülümsedim… Daha iyi olup olmadığını sordum…
En azından gündüzleri çok daha iyi olduğunu söyledi… Şerlinin artık onu eskisi kadar rahatsız etmediğini söylüyordu… Sevinmiştim…
Aileden izin istedim… Ormana gittiğimi Defne ve Sedef bilmiyordu… Beldenin merkezine gidecekmiş gibi bir hava verdim.
O sırada annesi bunu ciddiye almış olacak ki yanıma geldi…
“Biz bu beldede kimseyle konuşmayız… Siz de görünmeden halledin işlerinizi.” dedi…
Nedenini anlamadığım bir şekilde ani bir çıkış yapmıştı… Olur dercesine başımı salladım ve ormana doğru yürüdüm…
Sonuçta burda misafirdim ve dediklerini yapmam gerekirdi.

Ormanda yürürken gözüm uzaktaki büyük bir çınar ağacının dibine takıldı… Ağaç dibinde 3 tane selvi boylu , siyah örtülü şey… Öylece ağaca bakıyorlar…
O sırada beldedeki kısıtlı imkanlardan dolayı güçlükle fark ettim… Ezan sesiydi bu.
Ezan okunduğunda kafir cinler ağaç diplerine , ağaç üstlerine , ya da bir takım ahşap malzemelerin üstüne sünerler…
Ademoğlunun bulunduğu her yerde cin vardır… Şah Süleyman Hazretlerine göre geceleri 3 kabile cinle birlikte uyuruz… Böylesi büyük bir ormanda cinlerin egemenlik sürmemesi hayalci bir yaklaşım olurdu…
Ezan bitene kadar hareketsizce ağaca bakıyorlardı , ben de onları izliyordum… Ezan bittikten sonra bana doğru döndüler…
O gün odamda , aynada gördüğüm şerlilerdi onlar… Ormanda siyah çarşafları , selvi gibi uzun boylarıyla dolanıyorlardı… Elleriyle bana ağacı işaret ettiler ve ormanın derinliklerine doğru yürüdüler… Onlarla birlikte sanki ormandaki bütün kargalar , bütün yırtıcı kuşlar da göç ediyor , onları takip ediyordu.
Yavaşca bulundukları ağacın yanına gittim… Bu sefer de işim çok kolaydı…
Ağaç kavuğunun dibinde küçükçe bir sandık vardı… Elimdeki anahtarla belli ki o sandığı açmam gerekiyordu…

Elimdeki anahtar, yerdeki sandığındı. Sandığın kapağını kaldırmamla içinin boş olduğunu gördüm.
Yine elimiz boş kalmıştı, yine bir sonuç alamamıştım.

Boş sandığıda elime alıp, hemen oradan uzaklaştım.

Direk eve gelmiştik.

Artık bu olay beni aşmıştı. İlmim kafi gelmiyordu bu olayı çözmek için.

Hemen Abidin hocamı arayıp teker teker anlattım bütün olayları. Oda bir çözüm yolu bulamamıştı.

Başka bir hocam olan Ali hocayı aradım…

Ali hoca kalp gözü açık bir insandı… İnsanın en büyük düşmanı günahlarıdır, deyip cinlerle meşgul olmaz, sadece insanların hidayeti için uğraşırdı.

Son bir çare olarak onu aramak istedim, aradım da.

Ali hoca telefonu açtı, tüm olayları ona anlattım. Artık yaşlandığını cinlere karşı koyacak gücünün olmadığını söyledi.

Zaten cinlerle uğraşmanın doğru olmadığını savunurdu hep.

Ama bir kişinin ismini verdi bize… Çankırılı Çoban Murat.
Sabah olduğunda defneyle beraber yola çıktık. Defnenin boynunda yine o kolye vardı.

Arka koltukta da boş sandık duruyordu.

Yıllarca bu işi yapmama rağmen, içimde çok büyük bir korku vardı. Bu iş, sandığımdan çok daha karmaşık ve zordu.

Hatta hocalarım bile aciz kalmıştı bu durum karşısında…

Akşama doğru Çankırının ilçesine, ilçeden de, Çoban Murat’in bulunduğu köye varmıştık…

Köy, çok az insanın yaşadığı ufak bir köydü. Murat, ailesinden kalan eski evde yanlız yaşıyordu…

Sora sora evini bulduk. Çoban Murat değilde, Deli Murat diye tanıyordu köylüler. Hocam, deliye çoban demezdi boş yere, bir hikmeti olmalı…

Evin bahçesinde yanyana iki mezar duruyordu. Annesinin ve Babasının mezarıydı bunlar.

Babası, Murat doğmadan 3 ay önce, Annesi de Muradı doğururken ölmüştü. Onu babaannesi büyütmüş. Oda ölmüş 10 sene önce.

Bu yüzden bana Çoban Murat değil, Azrail Murat deyin, diyordu.
Murat hem yetim hem öksüzdü. 30 yaşındaydı

Tıklattık kapıyı, Murat kapıyı açıp içeri buyur etti.

Ev, atadan kalma eski ama güzel bir evdi. İçinde pek eşya yoktu. Hemen sofrayı kurup karnımızı doyurdu.
Ben, başımızdan geçen tüm olayları teker teker anlattım.

Murat Konuşmaya başladı, sıradan bir insan olmadığı belliydi..

Bak Cemal kardeşim. Sende bu işin ilmini biliyorsun.

Cinler, insandan uzun yaşar. Bu kardeşimin 7 göbek atası bir tane cine zarar versin; o cin gelir, taa 7 göbek torunundan intikamını alır.

Bak Defne kardeşim. O boynunda taşıdığın kolye, senin sandığın kadar masum değil, diyerek kolyeyi gösterdi, defneye.

Hocam bu kolye taa büyük dedemden kalmış bize, bende o yüzden boynumdan hiç çıkarmıyorum.

Bu kolye, Cinlere hükmetmeye yarayan süleyman mührünü taşıyor üstünde.

Bu kolyeyi taşıyan, kolyenin hakkını vermezse, cinler ona, yada ailesine musallat olur.

Kolyenin sağına soluna bakıyordu Murat. Kolyenin bir köşesinde 1015 yazdığını fark etti.

Hicri 1015, miladi 1687 denk geliyordu. Buda bundan 326 yıl öncesini gösteriyordu.

Kolye 326 yıl önce yapılmışti.

Sonra sandığı istedi benden.

Sandığın üstünde aramıice sözcükler vardı, ben çözememiştim. Bu yazılar Musabbar cin kabilesiyle yapılan anlaşmanın metniymiş.

Murat Hoca, Bu sandık 226 sene önce gömüldüğü yerden çıkarılmış. Çıkaranlar senin ataların. Çıkarırken bir tane Musabbar şerlisini öldürmüşler.

Onlar, önce babanın ölmesine neden olmuş, şimdi de kardeşini rahatsız ediyorlar dedi.

Defne ağlamaya başlamıştı.

Murat hocaya, defnenin babasından bahsetmemiştik.

Defnenin babası kendini asarak öldürmüştü. Ama bunu herkesden saklamışlardı.

Hocam ne yapmamız gerekiyor Allahını seversen söyle dedi defne.

Kardeşim, önce ailecek tevbe edin.

Sandıktaki altınlarla alınmış olan malların tümünün zekatını verin.

Bu sandığı, kolyeyi ve evinizde duran eski kitabı beraber, falanca mağarada güzelce yakın, sadece külleri kalsın…

Çünkü bu sandığı falanca mağaradan bulmuşlar. O yüzden Musabbar Cin kabilesiyle anlaşılmış.

Külleride poyraz rüzgarlarında savurun… Allahın izniyle her şey hallolur..

Sabah olunca Murat hocayla vedalaştık. Çok teşekkür edip ayrıldık yanından…
Eve varır varmaz hemen o mağaraya gidip sandığı, kitabı ve kolyeyi yaktım. Bi avuç kül kaldı, onunda alıp poyraz rüzgarında savurdum.
Eve döndüğümüzde Sedef annesiyle beraber yemek hazırlamış bizi bekliyordu. İyileştiği her halinden belliydi.
İnsanların deli dediği ama aslında veli olan. Cinlerin çobanı olduğu için, Çoban Murat diye anılan. Fakat kendisine Azrail Murat diyen, fukara kurtarmıştı Sedefi…


1 thought on “Cin Çıkmazı

Bir Cevap Yazın