Cenin Dosyası

Bu hikaye Öğretmen Fuat Erdağ ve eşi Füsun Erdağ’ın başından geçen olayları konu alacaktır.
Kişilerin izni sonucu buraya ve belli sosyal ortamlarda yazıya geçilmesi için izin alınmıştır.

“De ki ; Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden Allah’a sığınırım.”
(Felak 4)

• Hikaye Fuat Erdağ’ın ağzından yazılmaktadır*
1950’li Yılların başıydı… Genç bir öğretmendim. Eşimle de çalıştığım okulda tanışmıştım. Kendisi daha sonradan sağlık problemleri nedeni ile işi bırakmıştı.
Çocuğumuz olmuyordu , o dönemin şartlarıyla bir çok tedavi yöntemi uygulasak da Allah bize bir evlat sahibi olmayı bağışlamamıştı.
Hayatımı eşimin mutluluğuna adamıştım , birlikte güzel bir yaşantımız vardı.
Füsun’un bir ailesi yoktu… Çocukluğundan beri yalnızdı , zaten 10 yaşından beri yetimhanede yetişmişti.
Birbirimize hem aile hem arkadaş hem de hayat arkadaşı olmuştuk.
Bir gün yine babamlarla birlikte otururken eve faks gelmişti… Faksın içeriğinde tayin olduğum şehir yazıyordu.
Aslında internette araştırırsanız yine göreceksinizdir.Şanlıurfa’nın Karakeçi köyündeki N*** C*** A*** Orta okuluna tayinim çıkmıştı.
Okulun adını okumamla evdekilerin suratı düşmüştü… O dönemler Karakeçi köyündeki hikayeler bütün ülkece yaygındı… Büyüye , cine inanan birisi değildim…
Bana yapılan uyarılara da gülüp geçiyordum… Eşimle 1-2 ay gibi bir sürede hazırlandık ve yarı yıl tatilinin gelmesiyle Şanlıurfa’ya yola çıktı.

Dönemin otobüsleri ağır ağır gidiyordu… Aslında yaşadığım şehir ile Şanlıurfa arasında çok fazla bir mesafe de yoktu (Yaşadıkları şehrin saklı tutulmasını istedikleri için burada detay vermiyorum.)
Beş-altı saatlik bir yolculuğun ardından Şanlıurfa’ya varmıştık… Sömestır dönemiydi ve ortalığı kar zütürüyordu.
Karakeçi köyüne varabilmemiz zor gözüküyordu ve o geceyi Şanlıurfa’daki öğretmen evinde geçirmemiz gerekecekti.
Merkezdeki öğretmen evine geçtik… Saat 2-3 sularıydı sabah erkenden yola çıkacağımız için uyumaya başlamıştık.
Bizden başka kalan öğretmen ya da öğretmen yakını da yoktu… Aslında içerisi biraz terk edilmiş gibiydi.
Sabah olmuştu , kahvaltı yapmak için kafeteryaya indik.
O sırada orta yaşlı bir esnaf vardı… Macun , kağıt helva gibi şeyler satıyordu.
“Hoşgeldiniz Şanlıurfa’ya” dedi.
“Hoşbulduk” dedim.
“Maşallah , çok gençsiniz… Talebe misiniz muallim mi ?” dedi.
“Öğretmenim bey amca.” dedim.
Hangi okulda çalışacağımı sordu.
“Karakeçi köyü N***C***A*** Orta okulu” dedim.
Yüzü düşmüştü.
“O köye daha önce gittin mi ?” diye sordu.
“Hayır bu ilk gidişim olacak” dedim…
“O köye gidişin olursa dönüşün olmaz evladım… O köyün bütün yolları yine o köye çıkar.O köyün halkı kafirdir kafir… Gitme o köye , gerekirse bırak mesleğini ama gitme o köye” dedi.
Eşim huzursuz olmuştu… Onu da alıp odaya çıktım.
Biraz endişeli gözüküyordu , ona nedenini sordum… Sinirliydi ayağa kalkıp
“Bak işte duyduğumuz kaçıncı kötü söz… Belli değil mi yeterince ? Ben bu köyde yaşamak , çocuğumu orda dünyaya getirmek istemiyorum.” dedi.

Duyduklarımızın birer kuruntudan ibaret olduğunu söyledim… Halen rahatlamış durmuyordu.
Daha sonra sarılıp
“Tamam söz , sadece 1 ay deneyelim eğer ki rahatsız olursak döneriz.. Anlaştık mı ?” dedim.
istemeye istemeye kabul etmişti… Keşke o zaman henüz oraya hiç gitmeden dediklerini kabul etseydim.
Kahvaltıdan sonra balıklı gölün yakınındaki otobüs durağına atlayıp Karakeçi köyüne doğru yola çıktık…
Köyün girişine 5 km kala otobüs durdu… Otobüste bir tek ben ve eşim vardı.
“Ne oldu” diye şoföre sorduk.
“Son durak burası , bundan sonrasını yürüyün” dedi.
Köye daha 5 km yol olduğunu ve bavullarla oraya kadar nasıl gideceğimizi sorduk.
“Beni ilgilendirmiyor , o köye yolculuk buraya kadar.He eğer bana sorarsanız , girmemeniz sizin için hayırlı olandır.” dedi.
Ben şaşırmıştım , iyiden iyiye bu iş canımı sıkmıştı. Eşim şoföre sinirli bir şekilde bakıyordu , adam rahatsız olmuş olacak ki ;
“Hadi , Allah sizi korusun… ” dedi…
Biz hiç bir şey demeden otobüsün bizi bırakıp gidişini izliyorduk.

Bavulları ben almıştım , eşimde peşimden beni izliyordu… Sessiz , sakin bir yolda yürüyorduk.
Bir yandan sohbet ediyorduk…
“Bu köyde anlaşılan bayağı bi aksiyon yaşayacağız” dedim gülerek.
“Bu kadar rahat konuşman beni sinir ediyor” dedi.
Üstüne çok varmadım , sonuçta eşimin bazı problemleri vardı… Bazen ani tepkiler verebiliyordu.
Köye aşağı yukarı 1-2 km kala çalılardan bir ses duydum.
Gülüşme sesleri geliyordu… Füsun korkmuştu.
“Hadi hızlanalım” dedi…
“Dur , ne olduğuna bakayım” dedim.
“Fuat gel buraya , gidip ne yapacaksın” diye çıkıştı ama dinlememiştim.
Ben çalılara bakarken bu sefer yolun karşı tarafındaki çalılardan da bir hareketlilik geldi ve eşimin başına büyük bir taş gelmişti.
Füsun’un alnı yarılmıştı , alnı kan içindeydi…
Ordaki çalılara doğru koşmaya yeltendim ama eşimi yolda yalnız bırakamazdım…
Kim var ulan orda diye bağırdım… Ses seda yoktu , kaçma sesi dahi gelmemişti ve gülüşmeler devam ediyordu.
Füsun korkmuştu , elleri ayakları titriyordu.
Onu bir süre kucağımda ileri bir noktaya taşıdım… Çantadan bir penye çıkarıp alının sardım…
Daha sonra köyün girişine kadar konuşmadık… Sanırım ikimiz de korkmuştuk…
(Füsun hanım burada olanlar anlatılırken doktorların gözetiminde ayrı bir odada tutulmuştur.)

Bölüm 2

Köye girmiştik. Füsun halen kendinde değil gibiydi. Açıkçası az önce yaşanan taş atma olayı beni de bayağı etkilemişti.
Köye giriş yaptık… Bütün dikkatimi köydeki evlere , sokaklara , meydanlara veriyordum.
Kalabalık sayılacak bir köy değildi..55-60 tane hane vardı.Bu hanelerin bir kısmı da anlatılan olaylar yüzünden köyden göç etmişti zaten.
Köy meydanına gittik , daha öğlen olmamıştı…
“Daha iyi misin” diye Füsun’a sordum…
Cevap vermiyordu. Etrafa korkarak bakıyordu sadece. Alnından damlayan kan yerdeki karları kırmızı hale getirmişti.
Köyde küçük bir muhtarlık vardı , köy kahvesinin yanında.
Zaten o dönemlerde köy kahveleri muhtarın emrinde olur , bir bakıma onun ofisi gibi olurdu.
Füsun ve ben oturup muhtarın gelmesini bekledik…
Aradan 1 saat geçmeden de muhtar S*** B*** (Rahmetli muhtar , ismi saklı tutulması istendi) yanımıza gelmişti.
Güler yüzlü bir şekilde karşılanmıştık… Bize kalacağımız evin köyün en güzel konaklarından birisi olduğunu. Okula bu sene katalitik soba , geniş sıralar gibi şeyler aldıklarını anlatıyordu… Merak edip sordum.
“Buraya gelirken heralde kötü bir şakaya kurban gittik” diye
“Hayırdır öğretmen bey ne oldu ?” dedi.
Eşimin alnını gösterip
“Farketmediniz mi ? Bu yara köye 3-4 km uzaklıktaki patika yolda oldu… Çalılardan bir yerden taş atıldı.” dedim.
Muhtarın yüzü asılmıştı… “Demeyin yaa” diyerek ayağa kalktı.
“Hayırdır muhtar bey” diye sordum.
Füsun’a dönüp
“Bizi biraz yalnız bırakabilir misiniz” dedi.

Füsun ayağa kalktı , tam gidecekken
“Hayır , Füsun hanım burda kalsın.O da burada konuşulacakları duysun istiyorum.” dedim.
Kötü şeylerin anlatılacağını bile bile hasta olan eşimi niye yanıma çağırdım inanın bir fikrim yok.
“Siz bilirsiniz” dedi muhtar…
“Bak öğretmen bey , bu köyle ilgili çok hikaye duymuşsunuzdur… Bu köye Karakeçi’li olandan başka kimse gelmez , kimse uğramaz , bizim için de o köyün insanı kafirdir Allah onlara cezalarını veriyor derler” dedi.
Ben dinliyordum… Füsun’da biraz daha dikkatli dinlemeye başlamıştı…
“Anlatılanların her ne kadar yalan kısmı varsa , gerçeklik kısmı da vardır… Biz bu köyde 3-4 yıldır çok değişik şeyler çok değişik olaylar yaşadık… Köydeki bütün camileri kapatıp boşalttık. Köyün erkekleri namaz için camiye gidince o şerli şeyler evde yalnız kalan hanımlarımıza çocuklarımıza saldırdı…
Köy camimiz çok kere yangına kurban gitti… Duvardaki yazılar parçalandı. Köylünün hayvanları telef edildi… Ve daha oncası” dedi…
Bunlar anlatılırken Füsun koluma girmiş , kolumu farkında olmadan sıkmaya başlamıştı. Korktuğu her halinden belliydi…
Ben bir şey diyemedim… Köyün muhtarı bunları anlatınca “kuruntu” demek saçma geliyor…
Önümüze çaylar geldi… “Yok , biz eve geçelim.” dedim.
Konağın anahtarını alıp yola koyulduk.

Füsun muhtarın anlattıklarından sonra haklı çıktığını hissediyordu… Kendimi onun alnının yarılmasından ben suçlu hissediyordum.Ve daha olacak pek çok şeyin de aslında suçlusu bendim.
Köyü tam tepeden görecek bir yokuşun sonunda , bahçeli , beyaz renkli , çift katlı bir konak vardı… Yapısıyla tam bir Ege evine benziyordu.
Füsun evi beğenmişti.Bu bir nebze olsun beni de mutlu etmişti…
Benden önceki öğretmen bu evden 1 ay önce çıkmıştı ama ev sanki aylardır boş gibiydi… Ortada bir çer çöp yoktu ama yine de ağır bir kokusu vardı. Uzun süre güneş almadığı belliydi.
Gaz lambalarını , sobayı , kapıları kontrol ettim… Dolaplar temizdi. Kıyafetlerimizi yerleştirdik ve uyumaya başladık.
Füsun’un yaşadığı olaylar da aslında bu geceyle başlamıştı.

Bölüm 3

– Birinci Gece Yaşananlar (Geceyi Füsun Hanım anlatıyor)
Fuat kütüphane gibi bir raf bulmuş kitapları yerleştiriyordu… Ben de temiz çarşafları seriyordum… Yatak odasındaydım.Ona bugüne kadar hiç bahsetmedim ama çalılardaki gülüşme sesleri yatak odamızın baktığı bahçeden de geliyordu. Yatak odamız üst kattaydı ama yine de duyuyordum… Heralde olanların etkisinde kalmışım diye düşünüp fazla üstelememiştim…
Fuat’ın işi bitip yanıma gelmişti… Zor bir gün geçirmiştik. Yaşadığım hastalık nedeni ile aramızda cinsel bir şeyler uzun zamandır geçmemişti. Yine her zaman olduğu gibi uzun uzun birbirimize baktık ve uyumaya başladık…
O gece saat 2-3 sularıydı… Evin kapısı çalıyordu.
Gecenin bu saatinde kim gelmiş olabilir diye düşünüyordum. Fuat’ı uyandırmaya çalıştım , uyanmamıştı.
Kapı ısrarla çalıyordu.Ben de geceliğimi üstüme giydim , merdivenlerden inmeye başladım.
Kapıda bir erkek gölgesi vardı. Kaçmıyordu.Elinde bir şey vardı… Yavaş yavaş gölgeye doğru yürüdüm.
Kapıyı açmadan “Kim o ?” diye sordum.
“Öğretmen beye hoşgeldiniz hediyesi getirmiştik yenge… ” diye bir ses geldi.
20’li yaşlarda bir çocuğun sesiydi bu… Kapıyı araladım.
Güler yüzlü bir gençle karşılaştım… Elinde bir vazo benzeri heykeli de andıran bir şey vardı…
“Köyümüze hoşgeldiniz” dedi.
“Teşekkür ederiz ama saat çok geç , neden bu saatte verdiniz” dedim.
“Kusura bakmayın , gaz lambanızı açık unutmuşsunuz.Biz de evdesiniz uyumadınız sandık” dedi..
O gaz lambasının merdivenlerden inerken kapalı olduğuna yemin edebilirdim…

Fuat Erdağ anlatmaya devam ediyor ;

Aslında hafif bir uykum vardır… Çıt sesi duysam uyanırdım çoğu zaman ama o gece ne kapı sesi ne de gülüşme sesi duymuştum…
Sabah olunca aşağı inip heykeli görünce anladım eve birinin getirdiğini…
“Füsun , bu nerden geldi” dedim… Olanları anlattı.
Allah Allah dedim , gecenin üçünde neden bizim evimizi izlesinler ki diye düşünüyordum.
Fazla üstelemeden devam ettim… Kahvaltı için mutfağa geçtik.
Karlar eriyince bahçede kahvaltı etmek keyifli olacaktı.
Füsun’a bir isteği olup olmadığını sordum , köy kahvesine gidip köylü ile tanışacaktım.
“Fazla geç kalma , uyuyabilirim belki” demişti.
Merak etmemesini söyleyip yokuşu inmeye başladım… Sokakta kimse görmemiştim yine.
Penceler kapalı perdeler çekiliydi.
Heralde yaşam belirtisi olan tek ev bizimkiydi… Ve köyde sadece muhtarı , çay ocağında çalışan çocuğu ve Füsun’un gördüğü hediye bırakan çocuğu görmüştük.
Köy kahvesine oturduğumda da ortalık yine sakindi.
Bi çay isteyip beklemeye başladım.

Yine kahveye ilk muhtar geldi…
Ofisine geçmeden doğruca yanıma gelmişti… Muhtar sıcakkanlı , sevecen , çalışkan bir adamdı.
“Nasılsın öğretmen bey , rahat uyudun mu gece” dedi.
“Çok şükür , evimizi aramadık muhtar bey.” dedim.
Geceler biraz daha da serin olur ama alışırsınız dedi.
Muhtar bir şey söylemek ister ama söyleyemiyor gibiydi… Daha sonra dayanamadı , lafa atıldı
“Bu köye tayinin çıktığında hiç endişelenmedin mi ?” diye sordu.
Söylentilere kulak asmadığımı , endişelenmediğimi söyledim.
“Ama bu taş atma olayı canımı sıktı biraz muhtar” dedim.
Muhtar biraz sıkılarak ;
“Bu köyde evlerin pencerelerine , insanlara , hayvanlara sürekli bir yerlerden taş fırlatılır… Kim fırlatır , neden fırlatır kimse bilmez öğretmen bey” dedi…
“Nasıl yani nasıl oluyor bu” dedim…
Soruma cevap alamadan ara sokaktan genç bir çocuk koştu…
“Muhtar , Cemil ağanın evine koş” dedi… Sesi korkmuş ve heyecanlı gibiydi.
Apar topar kalktık , Cemil denen adamın evine doğru koştuk.

Cemil ağanın da tıpkı bizimkine benzer sarı bir konağı vardı… Konağın avlusunda paramparça edilmiş bir at yatıyordu. Zavallı hayvan telef olmuştu.
Adam atının başında ağlıyordu… Ailesi , özellikle çocukları da korkarak yerdeki atın parçalanmış bedenine bakıyordu.
Cemil ağa ayağa kalktı ve hanımına döndü…
“Toplayın eşyalarınızı , gidiyoruz bu köyden” dedi… Muhtar’ın yakasına yapıştı ,
“Sana kaç kere söyledik onlarla mücadele etmek yerine kaçmayı seçtin sen” diye muhtara çıkıştı…
Ben çok dinlememeye çalışıyordum ama dayanamadım.
“Neylerle mücadele edecekti Cemil bey?” dedim.
“Bunlar… ” dedi.
“Bunlar geceleri evlerimize taş atıyorlar , camide namaza gitmemize engel oluyorlar , gece benim atıma binip geziyorlar” dedi…
Ben adamı daha da dinlerken muhtar koluma girip
“Gel buraya öğretmen , Cemil ağanın aklı yerinde değil şimdi” dedi.

Ordan dönerken muhtar sorular sorup onu rahat bırakmayacağımı anladığı için kendine bir meşkale çıkarıp ofise gitti…
Ben de biraz köy kahvesinde oturduktan sonra karanlığım çökmesine yakın eve gittim… Füsun evi tertemiz etmişti. Yemeklerimizi yiyip konuşmaya başladık.
Ona köyde bugün yaşananları anlatmamıştım… Endişelenmesini istemiyordum.
Yemeğimizi yedikten sonra odamıza çekildik , o gün üstümde ayrı bir yorgunluk vardı hemen uykuya daldım.

Bölüm 4

– ikinci Gece Yaşananlar (Füsun Hanım anlatıyor… )

Fuat biraz yorgun gibiydi , uykuya dalmıştı… Ben de bir sağa bir sola dönüyordum ama bir türlü uyuyamamıştım. Uykumdan kalkıp su içmek için alt kattaki mutfağa indim.
Dolaptan su doldurdum ve içmeye başladım.
O sırada evimizin bahçesinden sesler duydum… Zıplama , adım atma sesleri geliyordu.
Salona gidip gaz lambasını aldım , sonuna kadar açıp bahçeye baktım.
Bahçede 3 tane kız çocuğu ip atlıyordu… ikisi ipi tutuyor bir tanesi ortada zıplıyordu.Üçünün de saçı aynı şekilde örülmüş , aynı beyaz elbiseyi giymiş ve aynı şekilde somurtarak bakınıyorlardı.
Beni farketmişlerdi… Geriye doğru adım atmaya başladım… Bir tanesinin eliyle beni çağırdığını hatırlıyorum.
Korkmuştum yukarı çıkıp yatağa uzandım ve uyumaya çalıştım.

– Fuat Bey anlatmaya devam ediyor

Sabah uyandığımızda Füsun benden önce kalkıp kahvaltıyı hazırlamıştı… Uykusuz duruyordu ve normalde asla bu saatlerde kalkmazdı.
Geçirdiği rahatsızlıktan sonra uyku düzeni bizim için çok önemliydi.
“Gece rahat uyudun mu Füsun” dedim.
“Evet , rahattım.” dedi.
Füsun’un yalan söylediğini gözlerinden anlarım… Dün gece uyuyamamıştı.
“Bir şey olursa her zaman yanında olduğumu biliyorsun değil mi ?” diye sordum.
Aslında bu söylediğime şaşırması gerekirdi ama şaşırmamıştı , belli ki korkuyordu.
“Biliyorum , iyi ki varsın dedi gülerek… ”
Kahvaltımızı ettikten sonra o günü eşimle evde geçirmek istiyordum…
Köy bakkalına inip biraz çikolata , şekerleme , meşrubat falan alacaktım… Günü evde geçirmek istiyorduk.
Ben kapıdan çıkıp köye doğru inmeye başladım.
O sırada sağı solu inceliyordum… Bu sefer farklı bir yokuşu kullanmıştım inmek için ve bir çıkmaz sokak gördüm.
Tabelasında “CiN ÇIKMAZI” yazıyordu…
Şaşırmıştım , sanıyorum daha önce böyle bir şeyi Bursa Cumalıkızık köyünde görmüştüm.

Heralde pek çok köyde bu isimde çıkmaz sokak var diye düşünüp bakkala indim… Erkek bir bakkal bekliyordum ama 60’lı yaşlarında zayıf bir teyze bakkalda duruyordu.
Alışverişi yaptıktan sonra bana dönüp
“Yeni evli çiftsin , ne güzel mesleğin elinde , kalma bu köyde evladım… Bu köyün insanı gariptir , bu köyün yeri tekin değildir.” dedi.
“Teyzecim herkes öyle diyor ama ben okumuş etmiş adamım , bunların hepsinin mantıklı bi açıklaması vardır elbet” dedim…
Kadın bir şey demedi , susup gülümsüyordu.
Eve doğru tekrar yokuş çıkmaya başladım , bu sefer de yine aynı Cin Çıkmazı’nın olduğu bayırı kullanmak istedim.
Bayırdan çıkarken az önce duvarında Cin Çıkmazı yazan sokakta bir şey yazmadığını farkettim.
Elimdeki poşetleri yere bırakıp yakınına gittim… Çıkmaz sokak aşırı dar ve uzundu… Ucu gözükmüyordu örülen duvarlardan dolayı.
Nerde bu tabela diye ararken kar yağışından dolayı yere düştüğünü gördüm.
Ama bu olayları kafama takmış olmak bile beni geriyordu.

Eve vardığımda Füsun uyuyordu… Dün geceki uykusuzluğu belli ki bugün çıkıyordu.Ben de ortalığı toparladım. Kitaplığımı düzenledim.
Okulların açılmasına zaten çok da fazla bir dönem kalmamıştı.
Füsun’un uykusu kısa sürmüştü… Aslında bu biraz iyi olmuştu , uykusunu alamamıştı bari gece rahat uyuyabilecekti.
Birlikte karnımızı doyurduk , beraber kartlardan fal baktık , anlayacağınız iyi bi zaman geçirdik…
Gece uykumuza çekilmeden önce Füsun bana köyde kalıp kalmayacağımızı sordu…
“Derse girene kadar karar vermemekten yanayım” dedim.
Peki der gibi başını salladı , gaz lambalarını söndürüp kapıları kitleyip odamıza çıktık ve uyumaya başladık.

Bölüm 5

– Üçüncü Gece Yaşananlar (Füsun Hanım anlatıyor… )

Fuat banyoda sakal traşı oluyordu… Ben de pencere önünde saçlarımı tarıyordum… Aradan 10-15 dakika geçtikten sonra Fuat geldi.
Yorgunluğu gözünden belliydi ama bu gece uyumasını istemiyordum.Bir önceki gece gördüğüm çocuklar beni hayli korkutmuştu… Ama ona bunu anlatamazdım.
Fuat uykuya dalmıştı bile… Ve benim için kabus gibi bir gece yine başlamıştı…
Ortalık sessiz sakin olmasına rağmen , sokaktan insan geçmemesine rağmen her yerden tıkırtı sesleri duyuyordum. Sanki kapımız zorlanıyor gibi hissediyordum ama artık aşağı inmeye gücüm yetmezdi.
Ben uykuya dalmaya çalışıyordum ama tıkırtı sesleri arttıkça artıyordu… Daha fazla dayanamayıp aşağı inmeye başladım. Merdivenlerden inince bahçede bembeyaz bir at olduğunu farkettim. Hayatımda gördüğüm en güzel hayvandı belkide… Bizim bahçemizde otlanıyordu.
Öylesine güzeldi ki Fuat’ı uykusundan kaldırıp ona göstermek istiyordum… Açıkçası uzun zamandır hiç bu kadar mutlu olmamıştım.O hayvanı orda görmek ilginç bir şekilde beni mutlu ediyordu ama gecenin karanlığında elimde gaz lambası olmasına rağmen beni farketmemişti.
Tek bir noktaya odaklanmış , ordan kafasını ayırmıyordu..Ben de onun baktığı noktaya baktım , hiç bir şey yoktu.Ama hayvan sanki ordaki biriyle iletişime geçiyor gibiydi ve aniden şaha kalkıp ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladı… Ben de onunla birlikte hemen üst kata koştum… Üst kat ormanı görüyordu.
Ve sihirli bir şey görmüştüm adeta… O beyaz at bembeyaz ışıkların arasında ormana yürüyordu… Arkasından koşmak istedim ve o sırata Fuat’ın beni tuttuğunu gördüm.
Pencere açıktı , tek ayağım dışarıdaydı ve belki Fuat 2 saniye daha geç kalsa pencereden aşağı atlamış olacaktım.

Fuat Erdağ anlatmaya devam ediyor

Füsun’a pencere önünde en az 20 kere seslenmiştim ve hiç birinde de ses vermemişti. Sanki hipnotize olmuş gibi dışarıya bakıyordu.
Sırtı bana dönüktü , yataktan kalkıp yanına doğru yaklaşmaya başladım.
Bir şeyler mırıldanıyordu… Belki yıllar geçti ama hiç unutmadım söylediği şeyi.
“Le mehhüme bil lükateyş” arka arkaya bunları mırıldanıyor , ben ona yaklaştıkça sesi daha da artıyordu.
Ve en son çığlık atarak pencereyi açıp atlamaya yeltendi… Zorlukla tutuyordum. Eşim çok güçlü ya da yapılı birisi değildi ama o an gerçekten çok güçlüydü… Bütün gücümle onu tutmaya çalıştım ve içeri çektim.

Füsun yavaş yavaş kendine gelmişti… Söylediği şeyin anldıbını sorduğumda bir şey demiyordu. Hiç bir şey söylemiyordu nefes nefeseydi…
Su getirdim , suyu içtikten sonra…
“Fuat… Fuat ben çok kötüyüm” diyip ağlamaya başladı…
“Ne oldu hayatım , ne olduğunu anlat” dedim..
“Bahçemizdeydi… Ata atlayıp gitti ama yine gelicek” diye ağlamaya devam etti… iyice sinirlenmiştim ve sağlıklı düşünemiyordum.
“Kim o kim ? Füsun söylesene kim o ?” diye bağırdım…
“Adını bilmiyorum… Ne olursun gidelim burdan… ” dedi.
Füsun’un uyku ilacını alıp onu bir şekilde uyuttum ama bütün gece gözüme uyku girmemişti…
Artık kabul etmiştim , bu köyde bir şeyler vardı…
Gecenin bir vakti gaz lambası elimde kapıdan çıkıp muhtarın evine doğru yol aldım.Tam konağımızın kapısından çıkacakken vazgeçtim gitmekten.
Eşimi yalnız bırakmak istemiyordum.
Konağa geri döndüm ama bir sıkıntı vardı , elimdeki anahtar bir türlü kapıyı açmıyordu.

Kapı bir türlü açılmıyordu… Ben evin dört bir tarafında turluyor , girebilecek bir yer arıyordum ama bir türlü bulamıyordum.
O sırada yatak odasındaki gaz lambasına gözüm ilişti… Evden çıkarken kapattığıma emindim ama şimdi yanıyordu…
Füsun diye sesleniyordum duymuyordu… Kapıyı çaldım açan yoktu… Anahtar hala kapıyı açmıyordu.
Daha sonra tekrar yatak odasını izlemeye başladım… Duvarda asılı olan gaz lambası birden yere düşmüştü.. Gölgesinden fark edebiliyordum.
Ve perdelerin yavaş yavaş tutuştuğunu gördüm.
Odanın içindeki dumanların gölgesi dışarıdan fark edilebiliyordu.
Mutfak penceresini kırıp eve daldım… Füsun içerideydi.
Binbir zorlukla onu uyandırdıktan sonra bahçeye çıktık… Yangın çok fazla büyümemişti hava da karlıydı.
Bir yandan su bir yandan kar atıp yangını söndürmüştüm.
Sadece perde yanmıştı , neyse ki daha fazla büyümemişti… Köylülerden kimse sesimizi dahi duymadı.

Nihayet sabah olmuş , gün doğmuştu… Füsun berbat bir haldeydi…
Önce ne olduğunu o zaman için bilmediğimiz bir şeyin ona seslenip ormana kaçtığını görmüş , daha sonra da gaz lambasının sebep olduğu yangından dolayı ölüm tehlikesi geçirmişti.
Bir gece de 2 kez ölümden dönmüştü belki de.
“Daha iyi misin” diye sordum…
“Ne zaman gidicez burdan.” dedi.
Füsun’un durumu git gide kötüye gittiği için bir şey diyemiyordum… Konuyu değiştirmek için
“Haplarını alıyor musun” diye sordum…
“Benim dün yaşadıklarımın hastalığımla ya da ilaçlarımla alakası yok Fuat… Dün ben bir CiN gördüm” dedi… Sesi ürkütücü geliyordu.
“Sen kendine bunu itiraf edebilir misin ? Korkarsın değil mi ?” dedi… “Evet ben dün gece bir cin gördüm… Tamamen görmedim belki ama ordaydı , bahçede kapımıza doğru dönüktü ve bir ata atlayıp gitti.” dedi…
Ben şok olmuştum , gözlerim dolmuştu… Füsun belki de bunca zaman itiraf edemediğim şeyi yüzüme vurmuştu…
Ve at… Evet o at belki de Cemil Ağa’nın atı ile aynı kaderi paylaşacaktı.
Kabul ediyordum , bu köyde hiç de iyi olmayan şeyler dönüyordu
Kahvaltıdan sonra köy meydanına indim.
Günlerden Cumaydı… Herkesi köy meydanında bulurum diye ümit ederek meydana indim… Beklediğim gibi ortalık kalabalıktı.
Pek çok insanı ilk kez görmüştüm ama köy halkı biraz mesafeliydi. Dün gece olanları muhtara anlattım.
Şaşırmış gibi durmuyordu…
“Burası ıssız sakin alan… Böyle olaylar oluyo denir ama ürkecek bir şey yok öğretmen bey.Biz gidemiyoruz , ömrümüz burda geçti ama senin gitme gibi bir şansın da var” dedi…
Açıkçası gitmek içimden gelmiyordu… Bu köydeki gizemi çözmek istiyordum.
Cuma namazı için camiye gidilip gidilmeyeceğini sordum.
“Biz camiye gitmeyiz… Biz ne zaman camiye gitsek evde hanımlarımıza bir şeyler olur.Çocuklarımıza bir şeyler atılır.O yüzden her cumayı köy meydanında sokakta kılarız.Ne zaman ki camiye gitsek sanki bir şeyler ters gider” dedi…
Dedikleri şaşırtıcıydı… Şayet ortada bir cin varsa da camiye sığınmamız bize güç verirdi… Ama bu sadece bir fikirdi tabi. Olayların derinliğini sonradan anladık.
Cuma namazını kıldıktan sonra eve gittim… Füsun öylece oturuyor , kitap okuyordu.
Gece olmuş , karanlık çökmüştü.

Bölüm 6

Dördüncü Gece Yaşananlar (Füsun Hanım Anlatıyor… )

Uykuya dalamamıştım… Bu evde henüz sağlıklı bir uyku çekmemiştim bile. Fuat kitapta bir şeyler araştırmıştı , yorulduğu belliydi ve o çoktan uyumuştu.
Yaşadıklarımdan sonra içimde çok da fazla bir korku kalmamıştı , artık sadece kurtulmak istiyordum.
Alt kata inip kütüphaneden bir kitap seçtim… Tam merdivenlerden çıkarken alt kattaki masanın sandalyesinin hareket ettiğini hissettim…
Kafamı arkaya çevirmemeye çalıştım.Bir adım daha attım merdivende bu sefer masaya birisinin sanki eliyle vurduğunu hissettim… Korkuyordum.
Oracıkta öylece bekledim ve sanki kulağımın dibine kadar gelip bir şeyler söylediğini hatırlıyorum…
“Ne me vühü Füsun… Ne me vühü Füsun… ”
Ben bu sesleri duyarak ağlamaya başladığımı hatırlıyorum…
(Bu noktada Füsun hanım kalanı anlatmaktan vazgeçiyor , daha fazla detay vermiyor ve sadece o geceyi sabaha kadar merdivende sabit bekleyerek geçirdiğini , şerli varlığın seslerini dinlediğini söylüyor… )
– Füsun Hanımın hatırladığı cümle “Ne me vühü Füsun” cümlesinin anlamı “Bize hizmet et Füsun” demektir.

Fuat Erdağ anlatmaya devam ediyor…

Sabah uyandığımda Füsun salondaki karyolada uzanıyordu… Geceyi uykusuz geçirdiğini anlamıştım. Nasıl olduğunu sordum , konuşmadı.
Hayatım boyunca Füsun’un mutluluğu için çabalayan birisiydim ama bu köyde yaşadıklarından sonra eskiye dönmüştü… Yıllar önceki Füsun geri gelmişti sanki.
Onu böyle görmek bana da yük oluyordu.
Füsun’un yanına gidip “Bugün Şanlıurfa merkezine gidip dilekçe yazıcam… Tayinimi istiycem.” dedim.
Daha önce köyden gitmek isteyen Füsun bu kez elimden tuttu…
“Gitme bir yere… ”
Ne olduğunu sordum , bu tutumu beni şaşırtmıştı.
“Gidersen de peşimizde olacaklar… Onları şehrimizdeki sevdiklerimizden uzak tutmak için burda kalmalıyız” dedi.
“Saçmalama Füsun , daha onların şerli varlıklar olduğundan bile emin değiliz… Görmüyor musun köy değişik insan dolu , belki birileri eğleniyor bizimle bilemeyiz ki” dedim.
“Ben dün burda bir ses duydum Fuat… Ve o sesi tanıyorum. Yıllar önce de o sesi duymuştum.” dedi.

Füsun küçük yaşta yetimhaneye düşmüştü… Annesi ve babası hakkında pek bir bilgim yoktu.Bu konuları konuşmaktan fazla hoşlanmazdı.
Pgibolojik bazı sıkıntıları vardı… Hayatındaki sinir stres yumurtalarına zarar vermişti ve bu sebeple evlat sahibi olamıyorduk.
Lise çağında Darüşşafaka’nın burs sınavını kazanmış ve benim gibi öğretmen olmuştu… Ancak ani sinir patlamaları yüzünden mesleği bırakmıştı…
Bütün bunlardan sonra tekrar bu sesleri duyması onun tekrar pgibolojisinin bozulduğunu gösteriyordu.
Ama asıl sorun bu sesin bir varlığa ait olduğu mu yoksa Füsun’un pgibolojisinin bozulması sonucu gerçekleştiği miydi?

Füsun sadece “bu sesi tanıyorum , ikimizi de rahat bırakmayacak” diyordu… Yıllar önce henüz evlenmediğimiz , flört ettiğimiz zamanlarda bana bunlardan bahsetmişti.
Geceleri sürekli pencereden baktığında bir varlığın onu izlediğini… Zamanla yurttaki odasında hayalini gördüğünü ve bir gece boğazına yapışıp onu boğarken gördüğünü söylüyordu.
O zamanlar bunlar bana hurafeden öte bir şey çağrıştırmıyordu ama artık korkuyordum.
Bütün gün evden çıkmadık… Köylü de arayıp sormazdı zaten.
Yine karanlık çökmüş , gece başlamıştı.

– Beşinci Gece Yaşananlar (Füsun Hanım Anlatıyor… )

Kış iyiden iyiye bastırıyordu… Her gün , bir öncekinden daha soğuktu.Bu sebeple Fuat dışarıda odun kırıyordu.Ben banyoya girecektim…
Geçirdiğim rahatsızlık nedeniyle yıllardır adet olmuyordum… Kıyafetlerimi çıkardıktan sonra banyoya adım attım.
Kovaya sıcak suyu doldurdum otururken farkettim.
Adım attığım her yerde yumruk büyüklüğünde kan izleri vardı… Bacaklarımdan aşağı süzülüyordu.
Korkuyordum… Evet bu iyi bir şeydi , belki evlat sahibi dahi olabilecektim ama yine de korkuyordum…
Üstümü başımı hızlıca su ile yıkayıp kapıya doğru yöneldim… Fuat’ın yanına gitmem gerekiyordu… Kapı kitliydi…
Açmaya çalışıyordum ama bir türlü açılmıyordu , sürgüsü dışarıdan çekilmiş adeta üstüme kapatılmıştı.
Kapıyı yumruklasam da çığlıklar atsam da Fuat sesimi duymadı… Gazı biten lamba da sönmüştü…
Ve karanlıkta yine onun sesini duymaya başladım… Her yerde onun sesi vardı… Banyoda sesi yankılanıyordu…
Kulaklarımı kapattım , gözlerimi yumdum ve kapının açılmasıyla kendime geldim.
Fuat içeri girmişti , elindeki gaz lambası ile içeriye girdiğinde ikimiz de şok olmuştuk.
Duvardaki ayna paramparça olmuş ve belli başlı yerlerimi kesmişti… Beyaz fayanslar kan içindeydi… Canım yanmıyordu , sadece korkuyordum.
Duvarda değişik bir yazı vardı…
(Füsun hanımın bahsettiği yazı Aramice dilindedir , okunuşu “Melhenezez..”dir)
Melhenezez : Kirlisiniz

Fuat Erdağ anlatmaya devam ediyor…

Füsun orada korkudan bayılmıştı… Duvardaki yazıya anlam veremiyorduk.
Eşimi kucaklayıp alt kata indirdim. Kegibleri derin değildi , hatta inanılmaz inceydi.Ona bunu yapan şeyin , Füsun’u öldürmek istemediği belliydi.Ama bunu neden yapıyordu ?
Füsun’un kegiblerini temizledikten sonra uyanması için kollarını kolonya ile avuçladım… O sırada gözüm pencereye ilişti.
Bir gölge eve doğru yürüyordu , adım attıkça gölge boyu daha da büyüyordu… Ben Füsun ile ilgilenirken o sırada kapı çaldı.
Korkmuştum ben de… “Kimsiniz” diye sordum.
Muhtarın sesiydi.
“Fuat Bey… Çok önemli. Açar mısınız kapıyı ?” dedi.

Kapıyı açtım… Füsun’un baygın olduğunu görmüştü.
“Hayırdır bir şeyi mi var hanım efendinin ?” dedi.
“Yok , yorgun sadece… Hayırdır ne oldu” dedim.
“Fuat bey sizin ile şöyle bi 5 dakika konuşmamız gerek.” dedi.
Ne olduğunu sorarken direk konuya girdi.
“Fuat bey bu köy ile ilgili çok şey duydunuz , yaşadığınızı da biliyoruz… Zamanın da biz de bunların hepsini yaşamıştık…
Zamanla geçecektir ama bunu yapmalarının tek yolu sizden biri almaktır… Kimimizin oğlunu , kimimizin hayvanlarını aldılar… Ama muhakkak aldılar” dedi…
“Gece gece bunları söylemek için mi geldin muhtar bey ?” dedim.
“He , hayır hayır… Köy okulumuz… Sizin sınıfınızda yangın çıktı. Diğer 2 öğretmenin sınıfında ve odasında bir şey yokken sizin odanız ve sınıfınızda yanmalar var.” dedi.
Görmek istediğimi söyledim , bu saatte oraya tekrar gitmemizin güç olacağını söyledi.
Bir şey demedim , konağa geri girdim.

Konağa girip Füsun’un yanına gittim , okuldaki yangın kafamı karıştırmıştı ama önceliğim eşimin sağlık durumuydu.
Sabah olmuştu… Füsun dün geceki şeylerden sonra bu sabah biraz daha iyi gibiydi.
“Fuat… Dün bir şey daha oldu” dedi.
“Nasıl yani ?” dedim…
“Fuat , ben adet oldum” dedi gülerek…
iyi şeyler de olabiliyordu… Sıkı sıkı sarıldım ona…
“O zaman bir daha ki ay doktora gidelim , evlat şansımız olabilir belki , değil mi bitanem” dedim.
Gözlerinin içi gülüyordu , Füsun ilk kez bu kadar mutlu olmuştu…
“Tamam , artık iyi olacağım… ” dedi.
Cebinden bir kağıt çıkardı. Kağıtta adres ve isim yazıyordu…
“Bizim için senden bir şey isteyebilir miyim ?” dedi…
“Evet , tabi ki” dedim.
“Başımıza musallat olan şey her ne ise biz burdan gidersek daha da saldırganlaşacak ve ailemize de bela olacak.O yüzden ben bu köyde kalmalıyım… Bu köyde istanbul Üniversitesi profesörü R.N. nin adresi var… Git , onu bul… Benim eşin olduğunu söyle ve onu buraya getir… ” dedi.
Füsun’u yalnız bırakmak istemiyordum ama bu adamın adını daha önce duymuştum.
Günümüzün pek çok ilim ve din addıbını kendisi yetiştirmiştir.
Istanbula o dönemde gidip gelmek 3 günü buluyordu ve Füsun en az 3 gece o evde yalnız kalacaktı…
Hızlıca hazırlanıp Şanlıurfa merkezindeki otobüsler ile önce Ankaraya ordan da istanbula gitmek üzere yola çıktım…
Gitmeden eşime sıkıca sarıldım ve doya doya kokladım.

Bölüm 7

– Altıncı Gece Olanlar (Füsun Hanım anlatıyor… )

Fuat daha istanbula vardı mı varmadı mı bilmiyordum… Evde yalnız geçirdiğim ilk gece buydu.
Profesörün gelmesi şarttı ama Fuat ile beraber gitmek istemedim. Benim yüzümden ona da zarar gelmesini istemiyordum.
Bütün gece boyunca kafamı kitaplardan kaldırmadım… ilaçlarımı da aldım.
Diğer yandan da doğurganlık haplarımı da alıyordum… Tek isteğim eşim ile mutlu bir hayat yaşayıp evlat sahibi olabilmekti.
Kitabımı okurken bir ara gözüm pencereye ilişti… Konağın kapısının önündeydi…
Fuat’ın suretinde görünüyordu… Yüzü bembeyazdı , boyu olduğundan daha uzundu ve yüzünde bir sinirle bana bakıyordu… Ağır adımlarla eve yürüyordu.
Ne yapacağımı bilemeyip üst kata doğru çıktım…
“Allah’ım lütfen , Allah’ım lütfen… Ben şimdi ölmek istemiyorum.” diye dualar ediyordu…
Kapıya vurulma sesleri duymuştum… Odamdan çıkmadım ve yatağa gömüldüm.
Cama , pencerelere tıklatıyorlardı ama ilgilenmiyor , bakmıyordum…
O geceyi uykusuz geçirdim…

– Yedinci Gece Yaşananlar (Füsun Hanım anlatıyor… )

Bir önceki gece yine görünmüşlerdi… Fuat’ın gelmesi için gün , dakika sayıyordum. Konaktan dışarı çıkmamıştım , bütün gün de bahçede oturmuştum.
Fuat sigara içmeme kızardı… Ondan gizli sigaralar içiyordum kafam rahat bir şekilde.
Akşam olup karanlık bastırmıştı…
Yemek yedikten sonra yine bahçeye çıkmak istedim… Bahçemizde küçük bir parka benzer bir alan vardı. Salıncaklar , kaydıraklar vardı hep.
Sigara içmek için bahçeye çıkmıştım…
Bahçedeki salıncakta bir kız çocuğunun sallandığını gördüm… Tıpkı benim çocukluğuma benziyordu.
Onu ürkütmeden yanına gittim…
“Hoşgeldin canım , oyun mu oynuyorsun sen” dedim gülerek
Evet dermiş gibi başını salladı.
“Adın ne bakayım senin” dedim.
“Füsun” dedi…
(Füsun hanım kısa bir süre dinlendikten sonra devam ettik)
“Füsun mu ?” dedim…
“Evet , şaşırdın mı ? Annemle babamın yanına gitmem gerek.Çekil önümden.” diyip beni fırlattı… Çok güçlüydü.
Yanımdan geçip konağın kapısına doğru yürüdü… Konağın kapısında sırtı bana dönük 2 kişi vardı… Biri erkek biri kadın.
Bunlar annem ve babamdı… Evet , onlardı bunlar.
Yüzlerini göremiyordum ama tanımıştım.
Çocuk gidip ikisinin arasına girdi ve ellerini tuttu ve köye doğru yürümeye başladılar…
O geceyi bahçede yatarak geçirmiştim…

– Sekizinci Gece Yaşananlar (Füsun Hanım anlatıyor… )

Son 2 gece gördüğüm kabuslardan sonra geceyi o evde geçirmek istemiyordum… Havanın kararması ile beraber köy meydanına indim.
Yalnız başıma ilk kez iniyordum… Köylü kadınlar pencereye çıkıp bana bakıyordu…
Başımın açık olmasından dolayı mıdır bilmiyorum ama sanki beni farklı buluyorlar gibiydi.
Köyde yaşlı bir bakkal kadın vardı.
Konuşabilecek bir tek onu buldum… Yanına gittim.
“Ah güzel kızım… Sen öğretmen beyin hanımısın değil mi ?” dedim.
“Evet , nerden bildiniz” dedim gülerek.
Günler sonra birisiyle konuşmak iyi gelmişti…
Uzun uzun konuşmuştuk , zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık…
O sırada genç bir delikanlı geldi içeri… Tanıyordum sanki onu bir yerden ve nihayet çıkarmıştım.
Bu o gün gece kapıyı çalıp vazo bırakan çocuktu…
içeriye girip
“Allah rızası için yumurta ver teyze” dedi…
Bakkal kadın
“Defol bu dükkkandan , uğursuz mendebur” diye bağırdı…
Neden öyle yaptığını sormuştum.
Bu çocuğun köyün felaket tellalı olduğunu , kendi kendine konuşup insanları korkuttuğunu söyledi…
Şaşırmıştım… Adı ne bu çocuğun diye sordum.
Herkese başka isim söyler o dedi…
Anladım dedim… Daha fazla detay almadım…
“Saat de pek geç olmuş ya kızım , hadi ben artık evime geçerim… ” dedim…
“Ben de bu gece sizle kalabilir miyim… Eşim istanbul’da yalnız kalmak istemiyorum” dedim…
Gel tabi gel dedi…
ilk kez rahat bir uyku çekmiştim… Sabah olur olmaz da konağa döndüm.
Evin kapısı , pencereleri açıktı… içeriden sesler geliyordu.

Fuat Erdağ anlatmaya devam ediyor…

Profesör ile eve gelmiştik ama evde kimse yoktu… Kapıları pencereleri açmıştık çünkü içerisi havasızdı ve kötü bir koku vardı.
Profesör hoca ile yol boyu çok konuşmamıştık… Genç sayılacak yaştaydı… Ama birikimli ve tecrübeli birisi olduğu belliydi.
Biz evi incelerken Füsun’u yokuşu çıkarken gördüm. Direk yanına gidip nereden geldiğini sordum.
Bir sorun olmadığını , geceyi bakkal kadınla geçirdiğini söyledi.
En azından yalnız kalmamış olmasına sevinmiştim.
Profesör hoca ile Füsun zaten önceden tanışıklardır… Birbirlerine sarıldılar…
“Geçiçcek Füsun” dedi doktor…
Füsun da doktora dönüp “Lütfen… Artık geçsin.” dedi.
Füsun’a daha önceki ses ile aynı sesi duyup duymadığını , bu sesin ona neler söylediğini soruyordu.
Füsun da hepsine cevap vermişti… Verdiği cevaplar hocayı biraz germişti. Yüzü asılmıştı.
Gece olmuş karanlık çökmüştü… Profesör hoca Füsunu ve beni yanına çağırdı… Belli başlı malzemeler istedi ve kağıda dualar yazmaya başladı…

Füsun’a dönüp
“Daha önce yaptığımız gibi önce bir odayı komple boşaltın ve oraya 2 tane ayna koyun.” dedi.
Ben hocanın istediği şekildeki aynaları gardolaptan söküp kilere benzeyen yere bıraktım.
Daha sonra bana dönüp
“Mum bul… Kolay alev alacak , büyük bir mum olsun.. Kibrit al ve bakır bir tepsiye sıcak su doldurup buraya gel… ” dedi.
Kapıdan çıkacakken
“Evlat” diye seslendi.
“Bekle… 5 dakika sonra çık. Lambaları söndür bekle” dedi.
Neden çıkmamam gerektiğini sordum.
Kapının önünde seni bekliyorlar… Evvela önce bir bekle , onlar buradan uzaklaşsın gidip alırsın.
Önce evin içindeki bakır tepsiyi bulup su ısıt dedi…
Füsun salonda oturuyor , hoca ve ben gerekli malzemeleri topluyorduk.
Hocanın emriyle köy merkezine inip bakkal kadından çok sayıda büyük mum aldım.
Hızlı adımlarla eve gittim… Füsun ve hoca beni bekliyorlardı…
Birlikte kilerdeki odaya indik ve ritüele başladık.

Hoca camlardan birini yere düzlemesine koydu… Aynaya baktığında tavanı gösteriyordu. Diğer ayna ise tam karşısındaydı.Ona baktığında ise arkasını görüyordu.
Odayı aydınlatmak için mumlar kullanmıştı ve bu mumları aynanın üstüne koymuştu.
Elinde uzun uzun kağıtlar vardı…
“Kağıttaki yazılar arapça mı” diye sordum…
“Aramice… Bu dil yüzyıllar önce ortadan kaybolmuş ibranice dilinin bir türüdür… Hz.isa cinler ile bu dilde konuşmuştur.” dedi.
Füsun odadan bembeyaz bir elbise giyip odaya geldi… Hocanın sağındaki mindere oturdu…
Hoca sağ eline tuz sol eline küçük dualar yazan kağıtları aldı… Önündeki suya katıp suyu parmağıyla karıştırmaya başladı.Ben sadece izliyordum.
Füsun’un daha önce böyle bir ritüele katıldığı belliydi.
Hoca ona talimat vermeden avcunun içine küçük bir kegib atması için elini hocaya uzattı.O da küçük bir kegib atıp bakır tepsideki suya Füsun’un kanını damlattı…
Ve dualar okumaya başladı…
Felak ve Nas duasını 3’er kere okuyup sağa ve sola selam verip “Mel hüm kureniyeş” diye bağırıyordu.
Bunu çok kere tekrar etti…
Sesli bir şekilde nas-felak okuyor ve sağa sola selam verirken “mel hüm küreniyeş” diye bağırıyordu.
Bunları yaparken mumun alevi iyice artmaya başlamış , mum ışığının parlaklığı iyiden iyiye artmış , oda adeta yanıyor gibi olmuştu.

Hoca bunları söylerken Füsun’da istemsizce ağzını kıpırdatmaya başladı… O da arapça gibi bir dilde bir şeyler söylüyordu.
Aynaların üstünde garip şekiller beliriyor , odanın içinde çığlık sesleri duyuluyordu…
Hoca elini sıcak suya sokup Füsun’un burnuna doğru zütürdü , koklamasını istedi ve o an ortalık sallanmaya başladı
Ve hoca birden kalktı ayağa…
Hocanın ayağa kalkmasıyla Füsun duvar dibine süründü…
Hoca Füsun’a “Velha min şeyka cin ?” (Kimin için burdasın Cin ?) dedi.
Füsun adını mırıldanıyordu
“Füsun… Füsun… ” demişti…
Hoca dualar okuyordu… Füsun odanın dört bir yanına sürünüyordu.
Hoca bana dönüp
“Tut onu , burdan çıkarsa bir daha geri gelmez… Onların alemine karışır.” dedi.
Bütün gücümle Füsun’u tuttum… Ellerini arkadan bağladım.
Hoca yavaşça Füsun’a doğru yaklaştı…
“Vella Cin ! Ümme nur denne hak” (Ey Cin , geldiğin yere dön) diye bağırdı.
• ÜSTTEKi CÜMLEYi OKURSANIZ 10 TEKRARLI FELAK OKUYUN.*
Füsun o an ölüyor gibiydi… Zangır zangır titriyor ve bağırıyor , onun bağırması adeta kulaklarımızı sağır ediyordu.
Odadaki gaz lambaları patlamış , aynalar kırılmış , mumlar sönmüştü ve Füsun oracıkta bayılmıştı.
Hoca Füsun’un baygın bedenine bakıp
“Salona indirip alnına sirkeli su sür… Dualar üfle.Ben aynadaki yazıları çözeceğim.” dedi.

Bölüm 8

Fuat Erdağ anlatmaya devam ediyor…

Hoca içerideki yazıların anldıbını çözdükten sonra tekrar salona geldi… Hocanın gelişiyle Füsun merak dolu gözlerle hocaya bakıyordu.
“Malesef… Yine onlar Füsun.” dedi.
Füsun yıkılmıştı.
Ben de merak içinde onların kim olduğunu sordum…
Hoca her şeyi anlatmaya başladı ve ben başımıza gelenleri göz yaşları içinde dinledim.
“Bak Fuat… Füsun çok küçük yaşta ailesini kaybetti.Zor bir çocukluk geçirdi. Buraya kadarını biliyorsun… ” dedi.
Hoca bunları anlatırken Füsun bahçeye çıkıp sigara içiyordu.
“Ama sana , hatta benden başka kimseye anlatamadığı şeyler vardı… Şu an içinde olduğumuz Karakeçi köyünün eski adı Mizar’dır.
Füsun’un babası Nazım Bey ve eşi Gül Hanım vakt-i zamanında bu köyde yaşamışlardır.Bu Füsun’un bu köye ilk gelişi değildir… Füsun’un 9 yaşına kadar hayatı burda geçmiştir.” dedi.
Duyduklarım beni iyice şaşırtıyor ve eş zamanlı olarak korkutuyordu.
“Gül Hanım , Füsun’a gebeyken o daha cenin halindeyken Füsun’a halaları büyü yaptı… Büyü yapmalarının sebebi Nazım Bey ve Gül Hanımın bütün mirası kendi üstlerine geçirmesiydi… Buharek Kabilesinden bir cinniyi cenin bir çocuğa musallat ettiler… Şu an Nazım Bey de , Gül Hanım da , bahsi geçen halalar da rahmetli oldu… Bölüşülen para çoktan çar çur edildi ve cinninin Füsun’a olan musallatı hala bitmedi… Yıllar önce onu öldürdük , Füsun’u kurtardık sanıyorduk ama… Aynalardaki yazı aynı cin kabilesinin yazısı. Aramice… ”
Ben bunları dinlerken iyiden iyiye ağlamaya başladım.
Bahçeye çıkıp Füsun’un yanına gittim…
“Affet beni… ” dedi.

Eşime sarıldım… Bu yaşadıkları geçecekti… Daha cenin halindeki bir çocuğa hangi zalim ne için büyü yapar anlamaya çalışıyordum…
Hoca evin etrafını okuyordu , yediğimiz yemeklerden su depomuza kadar her yeri okuyor okuduğu her duadan sonra sanki bir şerli varlığı öldürürmüş gibi çığlık sesleri , acı çekme sesleri geliyordu.
Bütün bunlar yapıldıktan sonra bizi evin içine soktu , kendisi konağın avlusuna çıktı.
“Dünne min şeh cinni , vel ha cinnia” diye bağırıyordu.
Bu kelimenin anlamı (Cinler cinniler , toplanın etrafıma)
O bu şekilde bağırdıkça bahçede adeta fırtına kopuyordu… Rüzgarın , bir esintinin var olduğunu hissediyorduk ama sadece hocanın kıyafetleri uçuşuyordu. Yanı başındaki ağacın yaprağı bile kıpırdamıyordu. Amaçları hocaydı.
Bütün bunlar olurken hoca ağır bir şekilde ayet-el kürsi okuyor , tepsiden bir şişeye döktüğü kanlı tuzlu suyu sağa sola fırlatıyordu…
Ve daha sonra evin içine girdi…
“Çok fazlalar… Belki bir aile soyu kabile burada… ” dedi.
Füsun artık tepki vermiyor , sadece izliyordu.
“Ne yapacağız” diye sordum.
“Korkmayın eve giremezler , ama sakın ha pencereden onlara bakmayın. Sizi büyüleyebilir , sevdiklerinizin suretinde görülüp yanlarına çağırabilirler..” dedi.
Füsun hocaya dönüp
“Daha önce annem ve babam suretinde görüldüler… Salıncağın başındayken… ” dedi.
Bunların hepsini o an öğreniyordum…
Hoca bize dönüp
“2 Yatsı geçirdikten sonra son kez çağırıcaz onları… Allah yardımcımız olsun.”

– Birinci Yatsı Olanlar (Füsun Hanım anlatıyor… )

Tabi ki hocanın gelişi beni biraz daha da olsa rahatlatmıştı… Ama son yapacağımız ritüel beni korkutuyordu. Yıllar önce çocuk aklımla yapmayı kabul etmiştim ama bu sefer daha önce yaşadıklarımı bildiğim için yapmaya korkuyordum.
Fuat hocaya misafir odasını hazırlamıştı… Perdelerin tümünü çekmiştik. Dışarısı ile hiç bir bağlantı yoktu.
Fuat yanıma geldi… Benim yüzümden onun da hayatı mahfolmuştu.
“Korkma , geçecek” dedi…
O gece yıllar sonra ilk kez birlikte olduk… Ritüel tehlikeli bir şeydi , oradan eskisi gibi çıkabilmemiz çok düşük bir ihtimaldi…
Son kez birlikte olduk , bu biraz da vedalaşmak gibi bir şey olarak geliyordu o an…
Fuat banyoya doğru gitmişti… Ben çıkmış onu bekliyordum.
Ses seda yoktu.. Merak edip içeriye girdim.
Fuat anlamsızca aynaya bakıyordu… Sanki aynada kendisini değil başka bir şey görüyormuş gibi sallanıyor merak dolu gözlerle oraya doğru bakıyordu.
(Fuat Bey o an ne gördüğünü ne yaşadığını hatırlamıyor… )
Banyo havalandırmasına baktım , açıktı… Oysa ki hoca bütün pencereler kapanacak demişti.
Eğer birisini bu halde görürseniz yanına gitmemeniz çok daha yararlı olur…
Sabah saat 4-5 gibi Fuat odaya geri geldi… Normaldi.
Ona bu olandan hiç bahsetmedim… Uyumaya devam ettik.

Fuat Erdağ anlatmaya devam ediyor…

Sabah olduğunda aşağı kahvaltıya inmiştik. Hoca bizden önce uyanmış kahvaltı hazırlamıştı… Gayet iyi , güler yüzlü bir adamdı.
Dün akşam ki ciddiyetli , resmi tavrı biraz kaybolmuştu.Onu yakından tanımak bizi de memnun ediyordu.
Bana ve Füsun’a dün gece yazmış olduğu muskaları verdi… Bir kağıda mürekkep ile yazdığı Aramice sözler verdi.
“Ved el hak” (Hakk’a sığınırım)
“Menesematü veh hakeyikat” (Yerin ve göğün hakimi birdir)
Bu tarz kağıtları evin belli yerlerine astık. Daha sonranın hocanın yanına gidip bir şeyi merak ettiğimi sordum.
Kitabımız , dinimiz hep Arapçayı esas alırken biz niye ibranice ya da Aramice şeyler okuyup yazıyorduk.
Bu dillerin cinler üzerinde etkisinin daha çok olduğunu ve her cin kabilesinin bu dillere duyarsız kalamayacağını belirtti.
Aramice ve ibranice okuduğunuz herhangi bir metnin cinleri başınıza toplayabileceği gibi def edebileceğini söyledi.
Bilgili bir adamdı… O gün çok sıradışı bir şey olmadı… Karanlık çökmüştü… Şiddetli bi yağmur vardı.

– ikinci Yatsı Yaşananlar (Füsun hanım anlatıyor… )

Hoca ertesi gün ritüelin yapılacak olduğu kileri düzenliyordu… Aynaları temizlemişti. Odanın dört köşesinde sarımsaklar sallanıyordu.Tam tavanın ortasında bir nazar boncuğu vardı…
Benim nazar boncuğuna baktığımı görünce
“Nazar boncuğu olan evde cinler cirit atar kızım… Ben bu boncuğu onları buraya toplayabilmek için astım” dedi.
Şaşırmıştım.
“Babil geleneğinden beri cinlerle yapılan ritüellerde nazar boncuğu onları toplama aracı olarak kullanılır… Nazar boncuğundan medet uman insan Allah’tan uzaklaşır cinnileri üstüne çeker” dedi.
Odaya 1-2 şey daha koydu (Füsun hanım burada o 2 şeyin adını söylüyor… ilgilenen arkadaşlara özelden söyleyebilirim.Bu Füsun hanımın kendi ricasıdır)
Fuat içeride kitaplarını düzenliyordu…
Hoca işini bitirmiş Fuat’ın yanına giderken ilk gün köyün delisi olan çocuğun bıraktığı vazoyu gördü.
“Bu… Bu vazoyu kim bıraktı buraya” dedi.
Ona bir çocuğun gece vakti onu buraya bıraktığını ve gittiğini söyledim.
Hoca çok ürkmüş gözüküyordu , nefes nefese kalıp
“Bu vazo Süryani Bektaşlarının kullandığı pirinç vazodur… Bu vazo çok şerlidir… Belki bin yıllıktır… Evinize kadar girmiş Allah’ın şerlisi… Kapından içeri girip sana bunu bırakmış şeytanın soyu… ” diye dövünüyordu.
Hocaya su koyup sakinleşmesini bekledik.
“Bu vazoyu eve alarak çok olayın sebebi oldun Füsun” dedi… Fuat sadece dinliyordu ve vazoyu alıp kırmaya yeltendi.
Hoca onu tuttu… “O vazoyu kırarsan burda üçümüz de öleceğiz dedi… içinde belki 50 kabilenin cini vardır” dedi.
Vazoyu alıp hazırladığı kilere bıraktı… Bu gece herkes verdiğim Aramice duaları okuyacak ve öyle uyuyacak dedi…
“Yümme negibi fil hukad , emme velessiye hakkı şeh” yazıyordu.
Bu yazıyı saatlerce okuduktan sonra uykuya daldık.
O gece duyduğum tek ses hocanın alt katta okuduğu dua sesleriydi…

Fuat Erdağ anlatmaya devam ediyor…

Nihayetinde sabah olmuştu… Artık her şey bu akşam yapılacak ritüelde belli olacaktı. Füsun sabah hepimizden önce kalkmıştı. Evin bahçesindeki salıncakta sallanıyordu.
Ben de üstümü başımı giyip aşağıya indim… Hoca kütüphanenin önünde kitaplarımı inceliyordu…
Beni merdivenden inerken gördü…
“Günaydın evlat” dedi…
“Günaydın hocam” dedim…
“Allah’ın da izniyle bu akşam sıkıntılarınız maziye karışıyor” dedi…
“inşallah , sizin de çabalarınızla öyle olacak” dedim…
“O halde işe koyulma zamanıdır… Ormana çıkıyoruz.Bu kağıtta adı yazan otları alıp eve gelicez… Akşam ritüel başlayıncaya kadar namaz kıl , kimden ne kadar helallik alırsan kardır.” dedi.
Büyük gündü… Hayatımızın geri kalanı o gün şekillenecekti…
Üçümüz evin her yerini kitledik , hoca mühürlü dualar okudu ve ormana doğru bahsedilen otları toplamaya yola çıktık…
Aradan zaman geçtikten sonra eve geri dönmüştük… Defne yaprakları ve incir ağacı kökü ile girdik…
Hoca kilerde uğraşıyordu… Ben namaz kılıyordum… Füsun kutsal kitabı okuyordu.
içeriden hoca seslendi.
“Vakit gelmiştir… ”
Kilere doğru yürümeye başladık… Füsun bana , ben ona bakıyorduk.
Birbirimize sarıldık…
Allah’tan başka kimsemiz yoktu…

Final Bölümü

Kapıyı açık odaya girmiştik… Üç tane minder vardı.iki tanesi yan yana , bir tanesi tam karşıdaydı.
Hoca karşımıza oturdu , Füsun ve ben yan yanaydık…
Pirinç vazoyu , tavandaki gözü gösterdi… ”
Sadece şu gördükleriniz bile onları buraya çağırıyor… ” dedi…
Füsun’a odanın pencersini açmasını söyledi… içerisi buz gibi olmuştu sadece 2 dakikada… Daha sonra pencereyi kapatmasını ve mindere oturmasını istedi.
Elimize bir kağıt verdi… Bir dua listesi vardı.
– Kulhuvallah , Nas , Felak , tekrar Nas , 5 kez Kelime-i Şehadet okuyacaktık.
Biz bu duaları okurken hoca önce saç ve tırnak parçalarımızı kibrit ile yaktı… Bunlardan çıkan duman direk tavandaki göze doğru yükseliyordu.
Daha sonra oyuncak bebeği , önceki gün bakır tepsiye koyduğumuz suya batırıyor saçlarını ıslatıyordu…
Bir yandan da dualar ediyordu… Bir ara gözünü kaldırdı… Füsun’a bakıyordu.
Ben dua etmeye devam ediyordum , ne olursa olsun duamı kesmemem gerektiğini söylüyordu.
Suya batırdığı elini Füsun’un alnından kavrayıp
“Adın ne ?” diye bağırdı…
Füsun o an Füsun değildi… Yüzü mor rengi almıştı , hocayla Aramice konuşuyordu.
“Dü em velhan de hak” (Taptığından korkmam) diyordu.
Hoca iyiden iyiye Füsun’u sıkıyordu… Yer yerinden sallanıyor , gaz lambaları patlıyordu.
Yaptığım tek şey dua okumaya devam etmekti…
Hocanın da dualara devam etmesiyle Füsun’un suretindeki cinni ayağa kalktı… Odanın içinde kendini duvardan duvara vuruyordu…
Boğazımı sıkıyordu , dua etmekten vazgeçmedim.
Hoca dua ede ede ona tokatlar atıyor , üstüne siyah bir bez geçirmeye çalışıyordu ve nihayetinde bezi geçirmişti.
“Sıkı tut onu” dedi…
Füsun’u ben tutmaya başlamıştım… Hoca topladığımız defne yapraklarından ve incir ağacının kökünden hazırladığı sıcak sıvıyı başından aşağı dökmeye başladı…
Füsun’un üstündeki bezle birlikte , bez bebeğin de saçları yanmaya başlamıştı…
ilk kez Türkçe bir şey söylemişti…
“BEN ÖLMEM” diye bağırıyordu ama nafileydi…
Gecenin sessizliğini yaran , tüyler ürperten bir çığlık sesi ile odadaki her şey tuz buz olmuştu… Ve nihayetinde ortalık sakinleşmişti.
Bezi kaldırıp Füsun’a baktık…
Bu Füsun’du , sağlıklı kanlı canlı duruyordu…
Hoca güldü… “Hepimize geçmiş olsun.”

Füsun’u kucaklayıp odadan çıktık… O an fark edememiştim ama ritüel anında Füsun’u tutarken 2 el parmağımı kırmıştım.
Hoca sağolsun bir beze tahtaya sarıp tedavi etmişti… Füsun kendisini o cinninin etkisindeyken duvarlara vurduğu sırada yaralanmıştı… Başında kanama vardı , vücudunun belli yerleri de ezikti.
Hoca oraya da bitki özlerinden bir şey hazırlayıp sürmüştü. Füsun’u yatağa yatırdım.
Hoca ile akşam çorbamızı içtik.ilk kez bu evde huzurluydum ve okulların açılmasına da az kalmış , her şey yoluna girmeye başlamıştı.
Hoca gece vakti ,
“Dönüş biletimi önceden ayırtmıştım… Sağolsun arkadaşlar istanbuldan biletimi çoktan almış.Ben çıkayım evlat. Füsun’a çok iyi bak… ” dedi.
Saatin çok geç olduğunu buranın tekin bir yer olmadığını söyledim.
“2-3 Km yürürüz sıkıntı olmaz… Köyün girişinde beni bekliyor arkadaşlarım , ordan da terminale gidicem” dedi…
Hoca kararlıydı… Bize büyük bir iyilik yapmıştı.
“Hocam nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum , çok büyüksünüz” diyip elini öptüm.
Elini öpmeme fırsat vermedi , tokalaştık ve Karakeçi köyü meydanındaki patika yoldan , terminale doğru yola çıktı…

Sabah olmuştu… Füsun erken uyanmış kahvaltı hazırlamıştı. Eşimi günler sonra gülerken görmüştüm. Bunlar güzel şeylerdi. Köyün meydanına doğru ekmek ve gazete almak için yola koyuldum.
Köy meydanındaki kahvenin önünde bir kalabalık vardı… Bütün köylü yerde bir şeye bakıyordu. Kalabalığa doğru yürüdüm…
Muhtar bana bakıp
“Öğretmen bey , gel bak sen okumuş etmiş adamsın… Bu nedir böyle , kim yapmıştır bunu ?” dedi.
Kalabalığın arasına girip yerde yatana baktım…
Bu profesör hocaydı… Yüzü paramparça olmuştu. Kıyafetleri ve saçlarından tanımıştım… Cesedi perişan bir haldeydi.
Şok olmuştum , olduğum yere çökmüştüm…
Muhtar
“Tanıyor musunuz öğretmen bey ? Jandarmaya haber verdik , gelecekler” dedi…
“Yok , tanımıyorum” dedim…
Bu cesedin nerede bulunduğunu sordum.
Köye gelen patika yolda bizim köylü avcılar bulmuş… Yolun kenarına telef edip atmışlar dedi…
Bu ne bir hayvan saldırısına ne de bir taşıt çarpmasına benziyordu… Belliydi , bu onların işiydi…
Eve gittiğimde Füsun bende bir farklılık olduğunu söyledi…
“Tansiyonum düştü heralde” diyip geçiştirdim.
Gün içinde 2-3 kere köye indim… Adli tıptan kişilerin geldiğini ve profesörün cesedinin zütürüldüğünü söyledi…
Akşam olmuş , karanlık çökmüştü… Eve döndüm.

Füsun yatak odasına çıkmış uykuya dalmıştı… Ben hocanın ölümüyle alakalı bir türlü rahat hissedemiyordum… Günün yorgunluğunu atmak için yatak odasına çıktım , uzandım.
Uykuya kolay daldığımı hatırlıyorum… Gece bir sallantı ile uyandım.
Saate baktığımda saat 4’e geliyordu… Füsun yanımda değildi. Yatakta ve koridorlarda kan izleri , kan damlaları vardı… Yatak odasının karşısındaki lavaboya baktım , içeride kan izinin olduğu peçete ve havlular vardı… Füsun diye sesleniyordum…
Ağlama sesleri duyuyordum… Merdivenlerden aşağı inmeye başladım , ses evin bahçesinden geliyordu. Bahçede salıncağa bakarak ağlayan Füsun’du…
Bembeyaz geceliği sırtına kadar kan olmuştu… Evin her yeri dağılmış , camlar aynalar kırılmıştı.
Bahçeye çıkıp ona seslendim…
Kendi sesiyle “Gelme… ” diye ince bir ses çıkardı , ağlıyordu…
Ancak ara ara gülermişcesine sesler de geliyordu… (Fuat bey kısa bir süre dinlenmek istedikten sonra devam ediyor… )
Füsun’un yanına gittim , salıncakta bir şey sallanıyordu…
“Bak… ” dedi Füsun eliyle salıncağı göstererek…
Küçücük bir nokta , bir et parçası salıncaktaydı…
“Bu bizim çocuğumuzdu… Öldü… ” dedi Füsun… Ağlamaya başladık…
Füsun küçük bir cenini düşürmüştü… Henüz sureti dahi yoktu…
O sırada bahçedeki ağaçların dibini gösterdi…
“Fuat… Bak… ” dedi ve bayıldı…

Füsun’un gösterdiği yere baktım… Onlarca cenin halde bebek vardı. Kimisi oluşamamış , kimisi neredeyse dünyaya gelecek halde büyüklükteydi. Hepsi ölüydü ve hepsi bizim bahçemizdeydi…
Füsun baygınken birden ayağa kalktı , sesi kendi sesi gibi değildi…
“Bu bebekler… Bizim size vermediğimiz bebekler… ” dedi…
Sesini ilk kez Türkçe duyuyor , ne dediğini anlıyordu…
“Felhem han” (BEN ÖLMEM) diyip gülüyordu… Son hatırladığım şey ağlayıp yere kapanmam , yerdeki ceninlere bakıp Allah’tan beni kurtarmasını dilememdi…

BEBEK KATiLLERi HAPiSHANEDE
Şanlıurfa’nın Siverek ilçesine bağlı olan Karakeçi köyündeki bir konakta çok sayıda ölü cenin bulundu. Günler önce ünlü bir profesörün öldürülmesi sonucu bölgede araştırma yapan jandarma birlikleri bölge taraması yaparken evin bahçesindeki çok sayıda ölü cenini ve bir evli çifti buldu… Çocukları yasa dışı bir şekilde ölüme zütüren F.E. & F.E. çifti yapılan mahkeme sonucu cezaevine gönderildi… Bu ikilinin profesörün ölümü ile de bir bağlantılarının olabileceği köy halkınca söyleniyor… (Hürriyet Gazetesi -25 Aralık 1952-)

Füsun Erdağ ; Uzun yıllar Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde cezasını çektikten sonra istanbulda bir huzur evine yerleşti… Akli dengesinin yerinde olmadığı söyleniyor.

Fuat Erdağ : Uzun yıllar Maltepe Kapalı Cezaevinde cezasını çekti… Şu an Bursa’da Tirilye kasabasında yaşıyor… Kendisini camiye kapattığını belirtiyor…

Bu hikaye gerçek bir hayat hikayesinden alınıp burada yazıya geçirilmiştir…

Maltepe Kapalı Cezaevi katiplerine ,
Bakırköy Kadın Cezaevi katiplerine ,
Bursa emniyet müdürlüğüne ,
ve sevgili huzurevi çalışanlarına teşekkürü borç bilirim.

Yazar: Feres